ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

22 Ekim 2010 Cuma

belirtmek isterim

olup biteni pek takip edemedigim su tuhaf zamanlarda:

1. lenin`in rusyada kapitalizmin gelismesinde bazi tartismali tezler oldugunu,

2. rooney`in yeni sozlesmesiyle aldigi haftalik 30 bin pound icin “anasinin sutu kadar helal olsun” denilemeyecegini,

3. tayyibin bir toki acilisina gonderdigi mesajin iceriginin pekala bir keynezyen iktisatcinin elinden cikmis olabilecegini, ve bu cihetten bakinca, ultra liberal abimin yuce hukumetimizi komunist bulmasinda kucuk de olsa bir haklilik payi bulunabilecegini,

5. haginin takimimizin basina gelisinin ayni zamanda hem dokunakli hem de neseli bi hareket oldugunu,

saygilarimla belirtmek isterim…


19 Eylül 2010 Pazar

mahatma ve ikitelli basini uzerine not

mahatma`nin ulu muhalefet partisinin basina getirilisini ikinci 27 mayis hareketi olarak yorumlamistim. ama boyle tarihi anistirmalarin elbetteki en fazla memnun ettigi kimseler edebiyatcilardir. mevzunun icerigi ile ilgilenenler acisindan az anlam ifade eder ve genelde ise yaramazlar.
mevzu sudur ki mahatma`nin bi ikinci obama olma olasiligi azimsanmamalidir. partisinin cok onunde ama onu ileri cekemeyen ve kenara dusecek adam ya da cekiyosa da bizim bunu gozlemekte zorlandigimiz adam. hangisi olduguna daha karar veremedim ve netekim zaman degisimlerin hic bisey degismiyomus gibi yasandigi bi zaman. neticede o kadar herseyin bir gecede degismesini bekliyoruz ve herkes o kadar devrimci kesildi ki basimiza, lenin olsa sapkasini alir koyune doner, rusyada kapitalizmin gelismesinin ikinci cildini yazardi. ya da marx bu turk sivilizminden direkman komunizme gecip gecilemeyecegini tartismaya acabilirdi.
ama bakalim mahatma inonu (birinci) kadar inatci ve mustafa kadar ya da ona yakin usta politikaci olabilecek mi? bunlari olursa bence ecevit kadar sair olmasina hic gerek yoktur…
chp`de statukonun mahatmaya engel oldugu soyleniyor? bunu soyleyen kimdir, ayni statukonun baykalin gidisine izin vermeyecegini soyleyenler. e simdi neden inanalim bunlara? turk matbuati en cok bildigini iddia ettigi konulardan bi bok cakmayan, bilmedigi konulari ise bilme ihtimali zaten obviously negligible olan matbuattir. dogan gazetelerinde kose baslarini tutmus bu eski solculara yapilabilecek en buyuk iyilik onlari koselerinde paslanmaya birakmaktir. liberallerle saf tutmus eski dava arkadaslarinin hic degilse bi iktidar duyusu oldugu soylenebilir ( ne kadar erdemse bu tabi!!!)…
zaman hayatinda siyaset yapmamis adamlarin siyasetle ilgili ahkam kestigi, hayatinda solcu olmamislarin solculuk ogrettigi enteresan bi zaman.
bence hepsi analarini alsin gitsin, yeni bi dunya kurulsun…

10 Eylül 2010 Cuma

işte öyle bi şeyler

memleketin politik hali pür melalini anlamak bakımından aşağıdakileri hatırlatmak istedim:
1. kılıçla gelen kılıçla gider - yani bu pilav daha çok su kaldırır (kırpık bıyıklılar ve sevenleri için)
2. rüzgar eken fırtına biçer - i.e. maalesef yukarda ya da bir yerlerde biri var ki, elindeki saçma sapan terazi ile bir tür adalet dağıtıyor. o yüzden de efendi olun bugünün bir yarını olduğunu unutmayın (müesses nizamcılar için)
3. bu atasözü değil ama, bi de nasreddin hocadan daha realist olmayan biçimde çırpınan “ya tutarsa”cılar var. (bu kimin için acaba???)
sevgiler canlarım…

21 Temmuz 2010 Çarşamba

referandum

tavrım açık: aptallık yapacak kadar saf olmamak lazımdır
=>
hayırda hiçbir zaman hayır olmamıştır, ama “hayır”!

gürültü

bu aralar tv’nizi açmayın ya da belgesel filan izleyin.
sivilvesayetaskerivesayetdemokrasidarbevikvikvikvikvikvbikbikbikbikbik…
çok gürültü var.
herkes konuşuyorsa hiçbirşey söylenmiyor demektir…

8 Temmuz 2010 Perşembe

jobulani daha mı yuvarlak?


nasa’nın yaptığı analize göre jobulani belirli bi noktadan sonra saçma sapan spinler atıyormuş. alın size dünya kupasının hikayesi!! çeyrek finale kadar gelen latinler dünyaya tekrardan periphery’nin gücünü göstereceklerdi ki, kader buna müsaade etmedi. top aniden yönün merkeze çevirdi ve bütün dünyaya tatsız bi çalım attı.

bu çalımı sindirmeye çalışadururken, kupadan bir iki not kaydedelim:

-gananın çocukları için üzülmeyen varsa kalpsizdir. gyan bütün afrikanın gözyaşlarını tek başına akıttı. haketmişlerdi, ama gayet iyi bildiğimiz gibi hakkın hukukun ayarı şu zalim dünyada fena halde bozulmuş durumda.

- ispanya orta sahada top mu dolastiriyo yoksa uzun bi siiri ince ince isliyo mu?

- almanya, göçmen ağırlıklı bir anti-almanya mı idi, yoksa almanlaştırılmış bir anti-göçmen hareketi miydi, ben anlayamadım?

- bi kupada da arjantin favori olmasın belki o zaman kazanırlar. poor boys!!!

-hollandanın ne oynadığını ben anlayamadım? anlayan varsa beri gelsin.

- bu kupa bana ilk kez abd’yi destekletti. tabi ki ingiltereye karşı!

netice: benim ahtapotuma bakarsanız kupayı uruguay “kazandı”, eğer suarez oynasaydı. ahtapotumun zaman algısı çok mu karışık? galiba öyle…


5 Temmuz 2010 Pazartesi

türkiyeli marksistler üzerine 8.tez

8. türkiyeli marksistler saplantılı şekilde marx’ın 11. tezine takılmış, 8. tezi şöyle bir okuyup geçmiş ve böylelikle kendileri birer mistik haline gelmişlerdir.

feuerbach üzerine 8. tez: “all social life is essentially practical. all mysteries which lead theory to mysticism find their rational solution in human practice and in the comprehension of this practice.”

kemalist bürokrat, akp'ci bürokrat

eski tip kemalist bürokratın özelliği, az konuşması, konuştuğunda da ne diyeceğinin aşağı yukarı belli olmasıdır. sürprizsizdir, şaşırtmaz. bu yüzden konuşmasa da olur zaten. 50’li yaşlarındadır. yüzünde belirgin bir anlam yoktur. sakin ve kendinden emindir.
yeni akp tipi bürokrat ise çok konuşur, ve her an saçma sapan bi laf edebilir. sürprizlidir. herkesin bilmediği bir şeyleri biliyor gibi gizemli gözükmeyi sever. 40’lı yaşlarındadır. geçicidir ancak bunun farkında değildir. zaten bürokrat olmasının anlamı da burada gizlidir…

30 Haziran 2010 Çarşamba

ankara dersleri

1. keşke hayatta herşey, erkek güzeli sefil bilo’daki gibi olsa: dost kim düşman kim bir gecede anlayabilsek, maho ağaları vurabilsek, sonra mahpusa giderken küçüklerin gözlerinden öpebilsek.

2. tez yazmak sadece zihinsel değil, aynı zamanda fiziksel de bi uğraştır. devleti alinin veri tekeli kurumunda kıytırık bir soru için ikinci katla beşinci kat arasında defalarca gidip gelmem, ve sonunda “sekadadır sekada” umarsız cevabını cebime koymamın bana öğrettiği budur. yoruldum.

3. bi önceki dersle bağlantılı olarak: tez alanı ve konusu belirlenirken ilk elde akla gelmeyen yaş ve her türlü olası ya da aktüel sağlık sorunu da hesaba katılmalı. e ille de ben istatistik yapıcam derseniz, o zaman en azından sabah data hunting için evden çıkmadan sıkı bi kahvaltı yapın, portakal suyu için, yanınıza enerji içeceği filan alın. allah/talih/yücek gök/whatever yardımcınız olsun

4. biraz daha az arrogant ders: “sekadadır sekada” tepkisi istatistik dediğimiz nanenin ne olduğu hakkında biraz contemplation davet edebilir. bunu diyen yavuz bey, o kadar rakamı toplamanın anlamsızlığını biraz geç de olsa farketmiş nihilist bir amca, foucault’cu bir anti-kahraman, ya da bitirmek üzere olduğu cinayet romanı üzerine kafa yormayı benimle tozlu raflara girmeye haklı olarak tercih eden bir hayalci olabilir.

5. ana ders: weber okumadan ankaraya gidip ulaştırma bakanlığında iki gün geçirin. sıkı ve eleştirel bi paper yazabilirsiniz.

bürokrasinin gölgesi üzerinizde olsun…

24 Haziran 2010 Perşembe

marksistler üzerine ahmet hakanca tezler

1. marksistler saplantılı bir şekilde kapitalizmi eleştirenlerdir.

2. leninistler saplantılı bir şekilde iktidarı isteyen kişilerdir.

3. marksist-leninistler saplantılı kişilerdir.

4. troçkistler bir zamanlar eğlenceli, ama artık can sıkıcı bir şekilde kafayı staline takmış adam ve kadınlardan oluşur.

5. stalinistler her zaman can sıkıcı bi biçimde staline kafayı takmış insanlar olmuşlardır.

6. maocuların ne oldukları hakkında çok fikrim yok, ama duygusal insanlar olduklarını tahmin ediyorum.

7. bütün bunların türkiye’deki, recep beyin tabiriyle, “taşeron”ları insanı zaman zaman hayattan soğuturlar.

9. bütün bunların devrimci versiyonları aceleci ve çocuksu insanlardır. sevimli oldukları anlar da vardır, ama pek çoğunun olayları anlamaya gösterdikleri direnç takdire şayandır.

10. solcuların ruh ve beden sağlıklarını korumak bakımından kendilerini bütün bu kliklerden uzak tutup (kisi ve grup ismi vermiyorum, ki satasma olmasin), bol bol sebze ve meyve yiyip, doğa yürüyüşlerine çıkmaları ve kendilerine daha verimli, elle tutulur ve dünyevi işler bulmaları tavsiye edilir.


23 Mayıs 2010 Pazar

"darbe" notları

kısaca: baykal’ın düşürülüşü ve mahatma’nın yükselişi, ikinci 27 mayıs hareketidir. daha önce, radikal bir gündem değişikliği lazım demiştim, sanırım yalnız değil mişim? kim düşürdü ise eline sağlık!

siyaset bitti dediğimiz yerde herşey yeniden başladı.

soru: şu geçtiğimiz iki haftanın kitabını ilk kim yazacak?

önümüzdeki bir seneyi, siyaset bilimi öğrencileri ellerinden not defterleri ile takip etsinler. kıyasıya meydan savaşı. kalanlarımız çekirdek paketlerini hazır etsin.

önümüzdeki bir seneyi geçtiğimiz 8 seneden ayıran en önemli şey şu: ilk kez gündemi akp değil, bi başkası, yani mahatma belirleyecek. akp savunmada ve biraz da bel atı çalışacak. ipler chp’nin elinde. iyi strateji ve daha ikna edici yöntemlerle burun farkı ile kazanır.

altın vuruş: şener, sarıgül, “yeni solcular” vs.. hepsi bir hafta gereksizleşti. saflar sıklaşacak. muhtemelen en yeminli chp düşmanı liberaller (taraf vs..) dışında solcular mahatma’ya kayacak: sayısal değil, niteliksel bir gereklilik.

daha önce de dedim: türkiye hiçbir şeyin anlamsız olmadığı bir cehennemdir.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

sürpriz

Bir sierra leone atasözünün dediği gibi, sürprizlere inanmayanlar angutlardır. hayat sürprizlerle doludur, hatta hayatın kendisi bir sürprizdir.
son dönemin iki sürprizi şunlar oldu benim için (in order of importance):
1. aysun kayacı’nın, türkiye’ye dönüşü üzerine yaptığı tarihi açıklama. meraklısı blog arşivinden bakabilir. “işte döndüm” diye başlayan bu açıklama, sadece içeriği ile değil, dilindeki ustalıkla da, bence bir solukta okunabilecek edebiyat eserlerinden biri olan komünist manifesto ile yarışabilir.
2. chp’nin, “shp strikes back” denebilecek bir operasyona sahne olması. daha önce de yazdığım gibi benim, ne kadar okusam-büyüsem vs.. olsa da çocukluğumdan gelen gür bıyıklı shp’li sempatim vardır. ulu mahatma, her haliyle 20 sene öncesinin shp’li amcalarının resurrect etmiş halidir. kendisinden yürüdüğü o bıçak sırtı yollarda eğer vakti olursa kürtlere’de arada el sallamasını beklemek (kürtler metanetli halktır, bu da kafi), benim için, mahatma’nın kendi deyimiyle, “bir görev olmanın ötesinde zorunluluktur”.

gecikmiş bir 1 mayıs notu


malum circle’larda söylenen çok bilinmedik bir şarkının bir yerinde der ki, “yepyeni bir güneş doğar bizde ve ülkelerde”…
yüklemin geniş zamanda çekilmesi mühimdir, çünkü geniş zaman adından da belli ki, en geniş zamandır. olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. üstelik sadece misakı milli sınırları içinde değil, dünyasaldır, e malum başka dünya olmadığı ve varsa da bilmediğimiz için, evrenseldir. hatta arsızca söylersek, uhrevidir, zamanı ve mekanı talidir.
buna inanmazsak bizden bi bok olmaz. çünkü insan eninde sonunda bir gece ayışığına bakarken uydurduğu meta-narrative’lere inanan bi hayvandır. inanma özelliğimizi yitirirsek, sadece hayvanlığımız kalır ki, bunun hayvanlar aleminin hanesine bir artı olarak yazılacağı çok şüphelidir.
sorun şu: bu, “bir gün mutlaka” anlamına gelmemelidir. ileriye dönük böyle bir çarpıtmanın kimseye faydası olmamıştır. yaşadığımız şu güzel günlerin hunharca katledilmesine izin veremeyiz.
güneş en güzel geniş zamanda doğar…
abimiz, kardeşimiz, ciğerimiz büyük şairin de katılabileceği gibi, en güzel güneş daha doğmamıştır. ama bu bir gün doğacağı anlamına da gelmez.
mühim olan, kapının açık bırakılmasıdır. çünkü o kapının ardında, “kapıları çalan benim” diyen bir kız çocuğu vardır. ve biz o kız çocuğunun, isminin gülistan olması ihtimal dahilindedir, öyle sokakta kalmasını istemeyiz.
nice bayramlara efendim…

13 Mayıs 2010 Perşembe

kimdi bu adam?

bir adam ki
elinde hep aynı kitap
ağzında hep aynı türkü
cool olduğunu sanıyor


in quest of "so what?"

türkçe’de “so what”’ın karşılığı nedir ey ahali, biri bana deyiverse?
ama uzun uzun anlatmak yok. aynı derecede kısa ve etkili. ben bilmiyorum.
neden mi soruyorum? dünyanın bu en anlamlı sorusunu türkçede sormuyor olduğumuzu, sorunca da ingilizce sorduğumuzu, farketmek benim için küçük çaplı bi şok oldu.
"so what?" NEDEN ÖNEMLİDİR?
1. 5n1k’nın bir adım ilersindedir.
2. bi şey demek isteyen kişiyi sıkıştırır, ileri ittirir, kafa açabilir.
3. kişi ve kurumların saçmalamasının önüne geçer.
4. boş lakırdı ile zaman zaman vakit kaybetmemizin önüne geçebilir.
5. “ee kardeşim ne olmuş yani, bu dediğin seni hangi cehenneme götürüyor” diyemeyen toplumlardan bi cacık olmaz, sittin sene üçüncü dünya ülkesi olarak kalır, kalkınma/gelişme/modernizm eleştirisi yapar, erken yaşlanıp erken çürürler.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

portreler -1

bir adam varmış
canı sıkılan

11 Mayıs 2010 Salı

dönmez olaydım

bakın bu uzun ara demek istiyor ki, dönmek kolay değilmiş!
ama ne araydı değil mi?
global ve lokal krizlerin yarattığı sis görüş alanımızı epey düşürdü.
bp’ye mi lanet etsem, izlanda dağlarına mı kendimi vursam bilemiyorum.
ama işte bülbülü altın kafese koymuşlar ille de memleketim demiş. bizim oralar, biraz geniş anlamda, daha fazla enterese etti beni:
1. baykal’ın düşüşü, kendisinin uygulamalı siyaset doçenti ve experti olmakla birlikte sexopolitics’ten çakmadığını belgeledi. baykal’ın yeri doldurulmaz, ama zorunluluk keşfin anası olduğu için yeni lider mutlaka çıkacak. chp’de iki grup var: eski kafa-heyecansız nomenklatura ile (sav/öymen’giller), düşünce-scarce ama heyecanlı ve allah için dürüst yeniler (genc/kılıcdaroglugiller). ben matematik okudum ama bu ikisinin ortalamasını alamıyorum maalesef!
2. yunanistan (geniş anlamda bizim ora) üzerinde gezinen hayalet, her ne hayaleti ise, şunları gösterdi:
2.a. senelerdir ab çıpası diye bize pazarladıkları bu nane hakkaten çok çakma bi çıpa imiş. yüzeysel yorum: kardeşim insan biraz kamu maliyesine dikkat etmez mi? derin yorum: birleşmenin büyüme/redistribution dinamiklerine ve bunların arkasındaki politik ekonomiye bakmak lazım. (ne demekse??)
2.b. şu anglosakson ülkesinin en progresif mecmuası guardian’daki, “bu grekler hep asiydi zaten” ve “bunların hepsinin (italya, ispanya hep aynı torbada) geçmişinde diktatörlük var” analizleri nedir allasen?? akdeniz eksepsiyonalizmi mi desem, ingiliz burnubüyüklüğü, avrupai şovenizm mi? beri yandan almanlar da “bu yunanlılar tembel zaten” demiş. türkiye’den de, kralın çorbasındaki sinekten daha çok sinek olmaya çalışan birileri de “yunanistan avrupaya yakışmıyor” buyurmuş? yahu sizi hep aynı bahçede mi büyüttüler? belki adamlar, bi sokrates, bi aristo çıkarmış milletiz, en az bin sene daha siesta yapıp, kapuçino içmeye hakkımız var, diyolar. haksızlar mı?
sonsöz yerine soru: bu yıkımların, bu bunalımların içinden yepyeni bir dünya nasıl doğacak ah benim sevdalı kalbim?

29 Mart 2010 Pazartesi

dönüş

londra’nın en güzel tarafı istanbul’a dönüşüymüş…

25 Mart 2010 Perşembe

iktisatçılar sahaya

sahi ciddi iktisatçıların artık sahaya çıkma zamanı gelmedi mi?
popüler iktisat tartışmalarının akat/gökçe/berksoy kliğinin domine ettiği, az bilgi-bolca ideoloji-bolca belagat merkezli analizlerden kurtarılmasına ihtiyaç var.
marksistlerin (ki çoğu ankara’da) daha üretken olmasını, mainstream iktisatçıların (radikal’de fatih özatay gibi) daha somuta yönelmelerini ve anlaşılır olmaya çalışmalarını istiyoruz, az da olsa öz olsun diyerek konuşmalarını bekliyoruz.
İktisatta bilimsel analizle ideolojinin nerede karıştığı nerde ayrıldığı zaten belli degildir, ama bu dengeye yarı-akademik, allaha emanet analistlerin kurşun sıkmasını görmek insana acı veriyor.
ciddi iktisatçıları sahalarda görmek istiyoruz.

ps. mainstream iktisata her daim burun kıvıran “derin” marksistlere de, az arrogance-çok iş diyoruz.

22 Mart 2010 Pazartesi

arkadaş

bence gerçek arkadaş, yanında konuşmadan ama sıkılmadan da oturabildiğin kişidir.

20 Mart 2010 Cumartesi

11 tez

1. bu dünyayı gerçekten anlayan tek kişi cinayet şubesinden başkomiser behzat ç.’dir. “saçma sapan konuşma”, halihazırda edilebilecek tek anlamlı laftır, ki siz hesab edin herseyi ne kadar anlamsız olduğunu.

2. ingilterede ucuz olan bazı şeylerin (porte şarap ve bbq sos gibi) türkiye’de neden bu kadar pahalı olduğu sadece klasik ticaret teorileri ile açıklanamayacak kadar ilginç bir sorundur.

3. türkiye’de efes nasıl olup da bira piyasasını domine edebilmektedir, iktisat tarihçileri ilerde bu soruya yanıt arayacaktır..

4. ermeni şarkıları içlidir, kürt şarkıları içlidir, ama türk şarkıları da içlidir.

5. sezarın hakkı sezara. ittihatçılar kuyuya bir taş attılar yüz senedir çıkaramadık, helal olsun valla!!

6. 20 sene sonra, hasan cemal yaşarsa, allah gani gani ömür versin, gene bir özeleştiri kitabı yazması hayli mümkündür ve bu cihetten bakınca şu anda söylediklerinin fazla ciddiye alınmaması gerekir.

7. son yılların en büyük sürprizi, idris küçükömer’n bu kadar ciddiye alınmasıdır.

8. solcular içli ve kalbi temiz insanlardır. sağcılar arasında kalbi temiz insanlara rastlanabilir.

9. türkiye hiçbir şeyin anlamsız olmadığı bir cehennemdir.

10. türkiye bir cennetse herşeyin anlamsız olduğu peşinen kabul edilmelidir.

11. devrimciler 150 senedir sadece dünyayı değiştirmye çalıştılar, oysa asıl önemli olan önce onu biraz anlamaktır.

kuşak farkı

türkiye’de bir kuşak, çobanlık yapar inek otlatırken, aytmatov’u, orhan kemal’i, ince memed’i, fakir baykurt’u, nazım’ı okuyarak büyüdü. bizim kuşaksa, starbucks’ta, kahve dünyası’da, orhan pamuk ve elif şafak okuyor.
eskiler siyaseti mao’dan lenin’den öğrenmişti, bizim kuşak radikal ikiyle idare ediyor.
aranızda ilerlemeye inanan var mı hala?

19 Mart 2010 Cuma

o, bu, şu - 2

> gene yazmak zamanı. sahi, “sevmek zamanı” nasıl bi filmdi hatırlayamadım?

> size tavsiyem, gözlüğünüzün vidalarını mütemadiyen kontrol edin: ummadık taş baş yarar.

> bundan sonra seçimlere kadar siyaseti siyasetçilere havale ediyorum. topunun canı cehenneme. bi süre tezimi yazayım, müzik dinleyeyim, sonra istanbulda festivalde güzel filmler izleyeyim. daha ne olsun. şarkıda dediği gibi, “ömrümüzü çürütene, dur be diyelim hele”.

> havalar ısındı, nehir boyu yürüyüşlerine dönüş zamanı. bunlar bende pumpkin thinking’i tetikliyor. kocaman kocaman düşünceler. ama asıl ihtiyaç olan ufak tefek adımlar, minik dokunuşlar.

şen kalın…

Ottoman legacy

O bilmem kaç asır yedi kıtaya hükmetmiş, üzerinde güneş batmış mı batmamış mı anlaşılamamış, batıda doğuda, kuzeyde güneyde düşman devletleri leblebi gibi yemiş yutmuş, o cihanşümul imparatorluktan geriye nobranlık ve kurnazlıktan başka birşey kalmamış olması ne acaip. Türk kavminin republika ile olan imtihanı, ittihatçısı olsun ve yahut itilafçısı olsun, bu nobranlık ve kurnazlık tarihinden başka ne ki?

14 Mart 2010 Pazar

sari siroun yar

bu harikulade şarkının sözlerinin ne türkçesini ne ingilizcesini bulabildim, bi arkadaş sağolsun çevirdi:

Binlerce nazlı yar (Sari Siroun Yar)

Binlerce nazlı yar, rüzgarlarla gel,
Çiçek toplayarak, destelerle gel,
Kara atımın üstünde, köyünüze geldim,
Kapını kapalı gördüm, üzüldüm kaldım.

Dağların sevgili kızı, dağ karanfilleri getir,
Ah, ne karanfili, aşk ateşi getir.

Binbir çiçek içinde büyümüşsün,
Çiçek kokularıyla saçını ıslatmışsın,
Saçlarının kokusu buralara gelir,
Meltem getirir, kalbime verir.

Dağların…

Bakışlarını göğe çevirdiğinde,
Yıldızlar sanki yeniden aydınlanır,
Sesini alır rüzgarlar,
Ah, ne zaman alırım, yoluna kurban olduğum aşkını?

Dağların…

Dağlardan buraların suyu akar, gelir,
Yar, senin kokunu, öpücüklerini getirir,
Aşot, söylersin, sazınla sözünle,
Yarini kandır da sevinçle gelsin eve.

Dağların…

çeviri: nora

12 Mart 2010 Cuma

ümit kıvanç'ın son açıklamaları üzerine yüzeysel tezler

1. “bekle dedim gölgeye” güzel derinlikli bir romandı. politik polisiyenin herhalde tr’deki ilk örneklerindendir. (bu pek tez olmadı!)

2. taraf’ın yaptığının solculuk olduğunu söylemek sol siyasetle ilgili ciddi bir kafa karışıklığına işaret eder. ama bu kafa karışıklığı bir vakıadır ve bunun sorumlusu sadece Kıvanç ya da onun gibi düşünenler de değildir.

3. kıvançgillerin sol siyasetin geleceğine, eğer varsa, herhangi bir katkısı olacağını zannetmiyorum. ama bu durumda olan solcular sadece bu grup değil, aynı önerme “devrimcilerin” (vizontele’deki gibi söylenecek) bir kısmı için de pekala geçerli.

4. belli bir yaşa gelmiş bazı solcuların bu ergenekon olaylarından gaza gelip, biraz ayarsız bir iyimserliğe kapılmaları ve kendilerini eleştiren çoğunlukla sinizmle malul kişilere kafa göz girmelerini, empatiyle karşılarsak daha sağlıklı bir tepki vermiş oluruz. büyük lokma yemek ama büyük konuşmamak gerekir.

5. ilkesel olarak solcunun solcuya zulüm etmesine karşıyım. neticede onlar da bunlar da bizim mahallenin çocuklarıdır. işin boku cıkarılmamalı, kimse düşmanize edilmemelidir. cumhurbaşkanının da dediği gibi “bu işleri büyütmemek gerekir”.

6. herkes dağılsın işine gücüne baksın! türkiye’de solun sorunu oyunun bir zero-sum game olmasıdır. yani pasta küçüktür, hatta yok desek yeridir. gerisi erbakan’ın dediği gibi “fasa fiso”dur…


5 Mart 2010 Cuma

tanıl bora söyleşisi

tankut bu söyleşiyi post etmiş facebook’a
taze taze listesindeki kitabının özetidir
benden bir on puan tanıl boraya
aklımızdan geçenleri sektirmeden söylemiştir

anti-sinizm, iyi-pragmatizm, mikro-politika
derken yaman konuşmuş herifçioğlu
inat olsun hep doğruda duranlara
hareketin arayışın iyi olduğunu belirtmiştir

bora-söyleşi

26 Şubat 2010 Cuma

üçüncü cumhuriyet nedir ne değildir?

şimdi efendim, ayıptır söylemesi, biz demokrasiyi yeterince sindirmiş bir millet değiliz. idrak meselesi, ne yapalım ki girmiyor kafamıza. yani hatırlıyorum da, ilkokulda bizim sınıfta “kar”ı incelterek söyleyemeyen çocuklar vardı. sonra gene bir zamanlar bir öğrencim vardı. altı ayda sadece rasyonel sayılarda çarpma ve bölmeyi öğretebildim, payda eşitleme kafasına girmedi, o yüzden toplamayı beceremedi. olmayınca olmuyor. işte bizim millet de bu demokrasiyi kavrayamadı bi türlü.
gerçi diyebilirsiniz ki belki öğretmenler kötüdür, olabilir tabi, ama marx’ın dediği gibi eğitenlerin de eğitilmeye ihtiyacı var, ve onlar da gene bu aziz milletin bağrından çıkıyorlar. sonuçta bu yorum bizi fasit bir daireye götürür ki, bunun ne demokrasiye ne de cumhuriyete bir faydası olur.
şimdi dolayısıyla bu ikinci cumhuriyetçilerin senelerdir uğruna tonlarca mürekkep akıttıkları demokrasi davası çıkara çıkara bir ikinci kemalizm çıkarabildi. birincisinin pek çok açıdan simetriyi olan bu cumhuriyetin ömrü, allah gani gani versin tabi ama, çok uzun olmayacak gibi görünüyor. görünüyor diyerek tereddüt bildirdim, çünkü muhtemelen 1927 de istanbulda aşağı yukarı aynı soruyu soran birileri de olmuş olabilir. bilinemez tabi, bu da bir önceki gibi en azından bir 85 sene gidebilir, ve hatta artık 85. yılı bitince bütün il ve ilçelerimizde karların üstünde dansedilerek kutlamalar yapılabilir.
neticede, tarihte her kuşak öncekilerinin önünde olduğu için, bu sefer üçüncü cumhuriyet tezleri bir 50-60 sene beklemeyecek, önümüzdeki gün ve gecelerde her an duyabiliriz. kürşat bumin de, bu memlekete reform lazım ama bu pek reforma benzemiyor, dediyse çok bekmeyebiliriz.
bu üçüncü cumhuriyet dediğimiz hadisenin özü özeti, uzlaşma kelimesidir. toplumsal uzlaşma. çoğunlukcu degil, cogulcu demokrasi. ne asker ne cemaat. darbeye de şeriata da hayır. hesap sorma ama siyasi lince dönüştürmeme. tekel işçilerine haklarını verme. laiklerle, islamcılar uzlaşacak, kürtlerle türkler uzlaşacak, doğu ile batı kaynaşacak, işçiler haklarını alacak.
neden öyle olacak, çünkü bu millet her ne kadar demokrasiyi anlamasa da, genetik olarak uzlaşmadan yanadır. kavgayı gürültüyü sevmez!
bu üçüncü cumhuriyet tutar mı tutmaz mı bilemem, ama ben nuray mert’i mehmet altan’a tercih ederim. fark yeterince acık herhalde…

23 Şubat 2010 Salı

tekel işi

tekel direnişinin yeni bir şeyleri temsil ettiğini herkes hissediyor. umut deniyor, direniş deniyor, hak arama deniyor… daha bir sürü şey var herhalde. burda internetin başında geçirilen birkaç saat bile başka türlü bir şeylerin döndüğünü anlamaya yetiyor. bizim gibi yaş ortalaması maksimum 23 olan kalabalıkların içinde slogan atmaya alışmış insanların, koca koca adam ve kadınların sloganlar atmalarını, sokaklarda kendilerini paralamasını izlemek başlıbaşına şaşırtıcı ve heyecan verici deneyim. bu işi çok ciddiye aldıkları belli, bir sürü insanın yeniden inançlarına bağlanmasına neden oldukarı tahmin edilebilir. sonçta “vurulduk ey halkım, unutma bizi” den beş adım ileriye gidebildik. solcuların anlaşılır nedenlerle “halk”la kurdukları tek taraflı ve eskiden neredeyse dini son dönemdeki nihilist ilişkinin biraz sarsılmasına hizmet edebilir.
iyi hoş ama bizde bu neoliberal politkalara direnme olayı belki de ilk kez bu eylemle güçlü bir ses buldu. Sorun sol bu dönemi, eğer sokaktaki vatandaş gerekten bu eleştiriye teşne ise, ki öyle olduğunu varsayıyorum, güçlü kurumlarla, güçlü argümanlarla karşılayamaması. yani sol hem kendini inşa etmek hem de bu gündem üzerinden insanlarla ilişki kurmak zorunda. elbette imkansız değil ama zor olacak. üstelik bu konuda tutarlı bir kamuoyu, başka paralel hareketler, güçlü bir orta sınıf duyarlılığı ve de kurumlar var mı? sanırım yok. sonuçta, işçileri, bakkalları, işsizleri vs.. toparlamak için elde yetericnce hazır kuvvet yok.
öte yandan, siyasi gündem çok bulanık. bu da halihazıra gündem değiştirmeyi zorlaştırıyor. kemalist amcalarla da, türbanlı teyzelerle de konuşabilmek. bu becerilebilecek mi? çok açık ki, ergenekonu ya da sivil vesayeti ciddiye almazsanız kimseyle konuşamazsınız.
neticede siyasetin kitlesel olarak yapıldığı yeni bi döneme giriyoruz. üstelik algılar çok açık. siyaset, ekonomi, hukuk ne ararsanız var. ama biz tabi vulgar marksistler olarak sorulara en çok bildiğimiz yerden yani ekonomiden başlamalıyız. comparative advantage meselesi. hazır meraklısı da varken…

14 Şubat 2010 Pazar

liberallik mevzu

"liberal" ya da "liberal solcu" ifadelerinin sol çevrede bir küfür gibi kullanılmaya başlanması hayra alamet değil doğrusu.
Tanıl Bora tam da buna değinmiş:
"Uzun bir zamandır, geniş bir sol yelpazede, liberal adı ya da sıfatı, bir hakaret olarak kullanılıyor. "Liberal aydınları" eli kanlı işkencecilerden katillerden daha vahim bir musibet olarak takdim etmeye kadar varabiliyor iş. Özellikle kendini liberal olarak tanımlamayı tercih etmeyen sol, sosyalist aydınlara da teşmiş edildiğinde, hakaret kastı, hakaret olmadığında da ötekileştirme vasfı belirginleşiyor. Sosyalist solu liberalizmden ayırt etmek, farkı koymak elbette lüzumlu ve önemli. Ancak solculuk ortamında anti-liberalizme, bu farkı belirlemenin icabını aşan bir şehvetle sarılınmıyor mu? Anti-liberalizmin iğvasına kapılmanın götüreceği tehlikeli sular vardır. Faşizmin sosyalizmle liberalizmi aynı soydan düşünmesi boşuna değildir; liberalizmi karalarken "yabancılık", "batı-kaynaklılık", "maddiyatçılık", "manevi değerlere uzaklılık", "kozmopolitlilik", "entelektüalizm" gibi ithamlar, solu da karalamakta kullanılan düşkünlüklerdir. Kendisini anti-liberalizme fazla kaptıran bir solun böylesi motifleri işlemeye başlaması görülmedik şey değildir. "Liboş" (beraberinde "entel") gibi açıkça cinsiyetçi bir küfür sözünün gönül rahatlığıyla benimsenmesine ise hiç girmiyorum.
Kısacası, “liberalliğin” kolaylıkla hakarete indirgenmesi, hayra alamet değildir. Sadece bu tehlikeli sulara götürebileceği için değil sosyalizmin liberalizmle ‘meselesini’ ciddiye almasının önüne geçeceği için de problemlidir.”
Sol, Sinizm, Pragmatizm, s.68

4 Şubat 2010 Perşembe

alışveriş

şu londra’da yaptığım en karlı iki alışveriş, 50 pense aldığım Guardian+bi kupa+kocaman kek ve 40 pense aldığım times+d.h.lawrence’ın “sons and lovers” ı oldu.
bi şeyi bedava edinmek ingiltere’de olabilecek en sürprizli şey…

2 Şubat 2010 Salı

asaf savaş akat

asaf savaş lse’de bir konuşma yaptı. ne mi dedi?

- 2007’ye kadar her şey iyiydi. İşsizlik yüksekti ama yapacak birşey yoktu: 2002-2004 arasında faizler gerektiğinden fazla tutulmuştu, ondan sonra da tren kaçmıştı. (faizlerle ilgili mali politikaya güvenmediler, diyor)

- 2007 sonrası kriz iç nedenleri vardı. Ama artık Türkiye’nin hem doğru makro politkalar uygulaması hem de ihracata dayalı büyüme yapması mümkün değil. (yani işsizlik sürecek)

- uzun vadede hepimiz öleceğiz.(keynes)

Akat taa istanbul’lardan gelip uzun ekonomideki kısa vadede yapısal sorunlardan bahsetmenin anlamsız olduğunu, uzun vadede ise Keynes’in dediği gibi ölmemizin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Akat’ın vardı ise Keynes’ciliğinden “makro politika etkindir”den başka birşey kalmamış.

Acaip valla. bence gelip Tayyip gibi bir şiir okuyup gitseydi daha iyi olurdu. Hatta direk Tayyip gelseydi çok daha iyi olurdu.

Tamam iyi stand-up’çı olmuş, arada keynes’ten, polonyalı yatırımcı dostlarından ya da lenin’den bahsetmesi ilginç de, biraz can sıkıcı değil mi?

İktisat teorisi ile ilgili 70’lerde yazdığı kitap için, teorinin söyleyeceği birşey kalmamıştı, demişti Akat. Şimdi de iktisat politikasının son sözünü söylemiş oluyor.

Ciddi ciddi düşünüyorum: Akat bizimle dalga mı geçti acaba?

12 eylül bitiyor

Akp ile ilgili daha önce yazdıklarımı şöyle özetleyebilirim:
1. Türkiye’nin yakın dönem (90’lar) tarihinin güçlü bir eleştirisi ile kendi doğal tabanının ötesinde bir dinamizm yaratıyor. Kendi tabanının liberalleşmesi toplumun muhafazakarlaşmasından daha güçlü.
2. Ekonomide neo-liberal dönüşümün inançla savunuyor ve uyguluyor. Bununla ilgili güçlü bir toplumsal muhalefete maruz kalacak, kalıyor.
3. Dogmatikleşmeye ve güç kaybetmeye mahkum. Kendini dönüştürecek politik ve entelektüel yeteneklere sahip değil. Bu yüzden demokrat parti’den ziyade anap’ı andırıyor.

Buradan şuna varıyorum: akp’yi düşünürken toplumun “muhafazakarlaşması” ile ilgili paniğin ötesine geçmemiz lazım. Muhafazakarlaşma/cemaatleşme tespiti, miyobik ve üstelik abartılı olma olasılığı çok yüksek bir analizin ürünü. Dahası, solun da içinde yüzdüğü kesimlerin psiko-kültürel korkularını açığa vuruyor. (siyasette ve devlet mekanizmasında cemaatleşmeyi ayırmak lazım; bu bir hakikat ve üzerine gidilmesi gereken bi nokta.)

Peki bu korkunun biraz ötesine geçen daha uzun dönemli bir bakışka ne söylenebilir?

Benim düşüncem şudur: 12 eylül, her ne ifade ediyorsa, bitiyor. Bunu bitiren akp değil. Ancak akp buna kendine özgü bir renk veriyor. Muhtemelen akp olmasaydı, latin amerikadakilere benzer bir toplumsal krize daha fazla benzerdi türkiye’de olup bitenler. Ancak akp ile bu kendine özgü siyasal bir kriz de yarattı.

12 eylül bitişi ile kastettiğim, orta sınıflarla siyaset kurumu arasında, son 30 senedir kurulmuş olan, siyasetin alanını kısıtlayan bir konsensüsün, içinde askerin önemli bir yer tuttuğu ama sanıldığı gibi her zaman belirleyici olmadığı bir zeminin ortadan kalkmasıdır. (Bu yüzden askeri vesayet kavramı açıklayıcı değil) Bunu ortadan kaldıran iki gelişme vardır: birincisi, kentli orta sınıfların emin ellerde olduğunu zannettikleri bu siyaset alanının liberal islamcılar tarafından yavaş yavaş doldurulması, ikincisi ise 1999-2001 den sonra başlayan neoliberal dönüşümün orta sınıfın geleneksel kesimleri üzerindeki ekonomik ve kültürel dağıtıcı ve değersizleştirici etkisidir. Bu kesimlere, tekel işçileri gibi kamuda çalışan görece ayrıcalıklı işçiler de, köylüler de, bakkallar da dahildir.

Olan şudur: Geleneksel orta sınıfların buna ilk tepkisi askeri göreve çağırmak şeklinde olmuştur: Cumhuriyet mitinglerinin anlamı budur. Siyaset kurumuna o eski anlaşmayı hatırlatmıştır. Yani 12 eylül ruhunu geri çağırmışlardır.

Ama işe yaramadığını biliyoruz. Bundan sonra olacak olan açık: Oyun yeniden başlıyor. Yeni bir toplumsal siyaset dönemi başlayacak.

12 eylülün en önemli etkisi, siyaseyin zinde kuvvetleri olan kenti orta sınıf ile alt sınıflar arasındaki bağlantıyı koparması idi. Şimdi o insanlar yeniden siyaset yapmaya başlayacak, başlıyor. O anlamda 12 eylül bitiyor, ve belki çoktan bitti bile.

Sol ne mi yapmalı? Felaket tellallığını bırakıp bu oyunun bir parçası olmalı.

26 Ocak 2010 Salı

muharrem ince

arınç için meclisteki en iyi hatip diye yazdım, ama chp’nin yalova milletvekili muharrem ince’yi es geçmemek lazım.
facebooka mecliste bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşma bomba gibi düştü. chp’nin bütün samimiyeti bu adamda toplanmış dedirtiyor. memleketten insan manzaralarını, yürek paralayıcı, samimi, nüktedan ve isyankar bir dille anlatıyor. Kürtlerle ilgili ise hayal kırıklığı yaratıyor. Bu yanı çok ama çok üzücü.
Tayyip geçen buna “muharrem ne yapacağız seninle, çok sert muhalefet yapıyosun” demiş…
Osman Bölükbaşı potansiyeli taşıyor.
İlginç bir kişilik olduğu, ekşi sözlüğe düşen cv’sinden belli.
bu adamı yazın bi kenara.

"muharrem ince, 1964 yılında yalova’nın elmalık köyü’nde bir çiftçi çocuğu olarak dünyaya geldi. doğum tarihi kesin olmamakla beraber kirazların kızarmak üzere olduğu mevsimde dünyaya geldiği bilinmektedir.

çocukluğu çobanlık yaparak geçti. inek otlatırken yaşar kemal’i, cengiz aytmatov’u, orhan kemal’i, fakir baykurt’u, jack london’u, nazım hikmet’i teyzesi nazire düzyürek ve ömer tunç sayesinde okudu.

babasının traktörü çok sık arızalandığı için yalova endüstri meslek lisesi torna-tesviye bölümüne girdi ve oradan mezun oldu. o yıllardaki en büyük hayali diğer iki erkek kardeşiyle birlikte tornacı dükkanı açmaktı.

liseyi bitirene kadar dedesiyle aynı odada yattı. mübadele öykülerini sabahlara kadar dinledi. bir arkadaşının teşvikiyle üniversite sınavlarına girdi. uludağ üniversitesi necatibey eğitim fakültesi fizik öğretmenliği bölümü’nü kazandı ve oradan mezun oldu.

çeşitli liselerde ve dershanelerde fizik öğretmenliği ve müdürlük yaptı. chp’nin ilçe ve il yönetim kurullarında yıllarda görev aldı. chp il başkanlığı, add il başkanlığı, yalovaspor basın sözcülüğü görevlerinde bulundu.

2002 seçimlerinde chp’den yalova milletvekili seçildi. evli, bir oğlu ve tatanka adlı bir şiir kitabı var.”

24 Ocak 2010 Pazar

bülent arınç



Çelişkili biri. herkes çelişkilidir diyeceksiniz, ama herkes başbakan yardımcısı olamıyor.

Tayyip ve Gül daha gençken, konuşmalarını dinliyorlardı Bülent abilerinin. Arada yaş ve kuşak farkı var. Birbirlerini hala anlamaları kesinlikle Arınç’ın başarısı.

Herkes dürüst olduğunu söylüyor. Bunu veri aldığımızda Abdüllatif’in yaptığını yapamaması şunu gösterir: Arınç’ın iktidara zaafiyeti var.

Arınç’ın bir önceki Milli Görüşçü kuşaktan, globalizmin suyuyla kirlenmemiş bir dava adamı olduğunu söylemek bugünkü durumuyla çelişir mi? Buna en iyi cevabı kendisi verecektir.

Ama öyle görünüyor ki Arınç artık davanın siyasi yanını değil de gönül yanını öne çıkarıyor gibi. İkide bir ağlıyor, çetelerden darbelerden derdini halka söylüyor. İnandırıcı değil mi?

Arınç meclisteki açık ara en iyi konuşmacı, ve bunun farkında. İnsanları etkileme gücü olduğunu bilmek sizi daha iyi mi daha kötü mü yapar? Arınç sanki her an bu sorunun cevabını arıyor.

Tekel eylemlerindeki tehlikeyi hükümet kanadından sadece o farketti. Çünkü, Arınç bir eski milli görüşçü, sokağı biliyor. Tayyip gibi belediye koltuğunda siyaseti öğrenmedi. Sokakta başlayan siyasetin sokakta biteceğini biliyor.

Ama Arınç hep Bülent abi olarak kalacak, yetenekleri takdir edilen ve arada ihtiyaç duyulduğunda göreve çağrılan. Arınç vurucu kuvvet. Kavga edilecekse onu önde görüyoruz. Senyör değil şövalye.

Ayrıcalığı şu: Tarih bilinci var. Ama Akp’nin tarihe ne kadar ihtiyacı ve merakı var? Soru bu.

Tayyip vs. Gorbaçov

Sahi unuttum yazmayı, bu aralar en bomba analiz Ali Bayramoğlu’ndan geldi, Tayyip’in Gorbaçov’a benzetti.
Bunun üzerine de Nuray Mert, bunu talihsiz bie benzetme olarak niteledi, ve Gorbaçov’dan sonra Rusya’nın başına gelenleri hatırlattı.
Bayramoğlu gibiler aslında bu hatırlatmadan belki rahatsız olmazlardı, sonunda Putin’in geleceğini bilmeselerdi…

22 Ocak 2010 Cuma

nereye gidiyoruz?

Türkiye’de solcuların bir bölümü askerlere neden bu kadar kızgın?
Türkiye’de solcuların bir bölümü akp’ye neden bu kadar kızgın?
Solcular tarafgir insanlardır, tamam anladık, ama öfkelerini neden biraz daha dengeli dağıtamıyorlar?
Akp sempatizanı sol, bunun bir demokratik devrim olduğunu iddia ededursun, akp denildiğinde tansiyonu çıkan sol da cumhuriyetin demokratik kazanımlarının elden gideceğinden kaygılanıyor.
Sahi ayrım bu mu sadece? Biraz deşilse altından daha neler çıkacak aslında.
Bence oldum olası anti-kapitalizmi çok anlamayanların nihayet birileri askerlere kan kusturuyor diye etekleri zil çalıyor. Diğer taraftan hacı hoca takımından herşeyden fazla korkanlar da ergenekonu tiyatro zannetmeye başladılar.
Bana gelince, ruh halim gidip geliyor, bu aralar malum nedenlerle akp hazzetmemezliğim had safhada.
Ama toplamda derim ki: Askerlerin zaten gitgide arkaikleşmiş etkilerinin önemlerinin azalıyor oluşundan zerrece şikayetçi değilim, öte yandan mevcut iktidarın bu eski establishment’ın yerine kolayca yerleşemeyeceğini düşünüyorum.
Bir interregnum’dan geçiyoruz. felakete gitmiyoruz. üstelik bu ülkede kemalizmin en lanet mirası olan “karşılıksız siyaset” (havanda su dövme) döneminin bitiyor oluşu beni sevindiriyor. bunun sonu elbette hayır olmayabilir. derler ya, “it depends”.
Akp’ye gelince de, o yeni bir “kemalizme” dönüşecek: Dogmatik, anlayışsız ve otoriter. Ayakta kalabilirse tabi…
Bunu da anlarsa gene Bülent Arınç anlar.

18 Ocak 2010 Pazartesi

o, bu, şu

∫ Kafam karışık… ama nihayet birkaç cümle paragraf yazabildim bugün. dün gece saat üçte ilginç bir makale bulunca ancak uyuyabildim. ne çok şey var, ve ne çok şey yok.

Ω Adamın biri, solitude-altitude ilişkisine dair bi şey dediydi de hatırlayamadım şimdi.

≈ Sivil dikta tartışmasını takip ediyorum. gözlemim şu: akp’ye entelektüel cephane sağlayan liberal kanat bu argümanı karşılayamadı. mesele geldi, ana çelişki-tali çelişki sorununa dayandı. ilginç… bu samimi demokratlıktan daha ileri şeyler de çıkar mı? siyasetin sübapları açılır mı? umutluyum.

√ Tekel işçilerinin bir kaç videosunu izledim. oh be. ne kadar ihtiyacımız var sokaktaki vatandaşı sokakta görmeye. radikal bir gündem değişikiliği lazım demiştim, böyle böyle olur mu?

µ Elif şafak’ın bit palas’ından 20 sayfa zorladım. kabız gibi yazmış. bir 20 sayfa daha zorlarım, olmadı önümüzdeki maçlara bakarız.

~ bu hafta arapça başlıyor. üstadın (tanpınar mı?) dediği gibi, “ızdırabın ilacı ızdırab”…

11 Ocak 2010 Pazartesi

şekerleme

çinli bir şair şöyle buyurmuş:

"kitapların arasında
kafasında bir raptiye
oysa ne kadar da istiyor
ağzında yuvarladığı şeker
bir gardiyana dönüşüyor”

çince aslından çeviri bana aittir. herkesin bir iyi kötü bir şiiri var ben de bir şiir çevirisi yapayım, dedim.

10 Ocak 2010 Pazar

ismet berkan


İsmet Berkan ne zaman gidecek merakla bekliyorum.
radikal’in bir süredir hiçbir şey söylemeyen yayın yönetmeni. doğan medya çizgisinde bir işlevi kalmadı. göbeğini de alıp gitmeli. radikal murat yetkin gazeteciliğinden ibaret artık. bir de ayrı kulvarda radikal iki.
Berkan’ın 28 şubat döneminde yıldızı parlamıştı, o zamanlar anlatacakları vardı, yayın grubunun radikal demokrat kanadından sorumlu idi. Ama şimdi radikal’in taraf’ın yanında marjinalize olmasında payı büyük.
özkök’ün gidişi ardından, “özkök kendini yenileyemedi, toplumun nabzını tutamadı, ergenekon’da hükümeti daha açıktan desteklemesi gerekirdi”, diye yazdı.
berkan’ın anlamadığı şu: ortada toplum diye bir şey kalmadı ki, özkök nabzını tutabilsin. özkök sonuçta kuşağı ve çevresi adına bir tercih yaptı, doğan gazetelerinde yazan pek çok arkadaşı gibi…
Berkan zaten gazeteci olarak çok parlak değildi, şimdi söyledikleri de önemsizleşti. hasan cemal hepsi adına konuşmuyor mu, yetmez mi?

altyapı/üstyapı...

Medyada Ruşen Çakır ve Nurat Mert gibi isimlerin seslendirdiği argümanlar gitgide daha çok dillendiriliyor. Özkök’ün verdiği utangaç destek malum. Esasında, bu isimler toplumdaki parçalanmadan korkmakta çok haklılar. Kutuplaşma, anlayışsızlık, empati yoksunluğu şimdilik kürtlerin, çingenelerin ve biraz da solcuların başına patlıyor. Ama yarın o çıkan savaş baltalarının kime yöneleceği hiç belli değil.

Haklılar ama, bu tartışma bir yere gitmeyecek çünkü siyasette bir karşılığı yok. Toplumda bir karşılığı var mı? Bence var. Parçalanma kadar kafa karışıklığı da, inançsızlık da çok yaygın, herkes herşeyden kuşkulanıyor.

Çözüm ne bilmiyorum da, belli ki, ve şükür ki, askerin gelip düdüğü çaldığı zamanlar geçti, şimdi düdükleri askerin kafasına çalıyolar.

İlginç: Siyasetin havası 1950’leri çalıyor, altyapı 1960’ları istiyor. ‘60’lar, yani radikal bir gündem değişikliği. Ama kafa karıştıran değil, kafa açıcı cinsten…