ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

28 Kasım 2009 Cumartesi

bir oneri

neo-klasik iktisadin dogasinda bir koktencilik var. yani sadece bir teoriden ibaret degil, bir tur teorisizm yaratiyor. bu tur iktisatcilar, yani gunumuzdeki iktisatcilarin cogu, ciddi iktisat problemlerini “market failure” diye isimlendiriyorlar. yani olan biten teoriye uygun olmayan sapmalar.
bu aslında bir zamanlar solda cok yaygin olan ekonomizmden cok farkli degil. bi anlamda simdiki pek cok iktisatciyi en vulgar materyalistler olarak gorebilirsiniz. (eski bi hocam, douglas north`un bi stalin hayrani oldugunu soylemisti. ilginc bir not!)
neden boyle? ornegin sosyoloji ya da antropoloji kendi yontemine bu kadar tapmiyorken iktisatcilar neden bu kadar bagnaz ve kucumseyici? aslinda benzer bir arrogance`i bazi marksist akademik cevrelerde de goruyoruz. saniyorum benzerlik dogmatizmin duzeyi ile ilgili.
benim bi onerim var: herkes yaptigini cok ciddiye alsin, ama kimse yaptigina o kadar inanmasin. cok mu naif bi oneri? evet gercekten de oyle…
ayrica iktisadin buyume sevgisi icin Kola ve ben sunu diyoruz: “growth? fine. by all means. Let us grow, but in such a way that we get benefit from them right now and without discrimination.”

gerçekten sonuna mı geldik?

Ruşen Çakır’ın 90’ların başında yayınladığı solcu aydın ve politikacılarla söyleşilerden oluşan bir derleme kitap vardı: Sol Kemalizme Bakıyor.
Yanılmıyorsam orada Ertuğrul Kürkçü “nihayet sonuna geldik” gibi bir yorum yapıyordu kemalizm için.
İşin ilginci bu yorumu tekzip edercesine, aradan 7-8 sene geçtikten sonra 28 şubat geldi ve kemalizmin yeniden yükselişine tanıklık ettik.
Şimdi yine kemalizme yöneltilen bir haçlı akını var. Soru şu: Bu sefer gerçekten mi sonuna geldik?
Şöyle de sorabiliriz, bugun toplumun “zinde kuvvetler” kimler ve bunlar, yani gelecek 10-15 senenin politikasını şekillendirecek olanlar, su ya da bu nedenle kemalizme ihtiyaç duyacaklar mı? bugün defans konumunda kentli geleneksel orta sınıflar toplumun geri kalanına hitap etmenin bir yolunu bulabilecekler mi?
Üzerinde düşünmeye değer sorular.

27 Kasım 2009 Cuma

"productive forces? fine, let us develop them."

Genç bir Rus askerinden erken dönem sovyet tarihi yorumu. Basit ve özlü bir eleştiri. Buzlar Çözülürken’in de habercisi sayılabilir:

'Unfortunately the Russians and Bolsheviks too are great specialists in suffering. This time it is in the name of collective progress and productive forces while with the Cossacks the competition is strictly individual. I am a member of Komsomol, sure, not that I want to become a millionaire in the land of Soviets. We have gone beyond that sort of thing, but I am sick of sacrificing myself for the happiness of my grandchildren. Productive forces? fine. by all means. Let us develop them, but in such a way that we get benefit from them right now and without discrimination. For if we do not, I have my own five-year plan for the progressive elimination of suffering from my life'.
'But Kola, we are at war. What plan are you talking about? Tomorrow we could be killed', I say.
'If you place yourself in such an apocalyptic perspective, clearly there is not any plan which will stand up. Until we have proof to the contrary however, we are still alive and we need to think about the future during and after the war. For the present I am obeying the rules in everything that touches upon my immediate duty, but for the future, I am an intransigent partisan of a policy of non-suffering. It is my personal socialism and has nothing to do with these nationalist stupidities, any more than with the theory of productive forces. I am barely 20 years old, and as far as sacrifices are concerned, I have already exceeded a reasonably calculated norm for a long lifetime.'

Solik, sayfa 128.

23 Kasım 2009 Pazartesi

the sea, the sea


gribin beni yere serdiği 3-5 gün “the sea the sea” yi okuyarak geçti.
charles ünlü bi tiyatrocu ve yönetmen. Emekliliğini geçirmek için güney ingiltere’nin bir sahil köyünden denizin kıyısında bir ev alıyor. nihayet oyunla geçen yılların ardından sükuneti ve huzuru bulacak.
ama o da ne, bu köyde ilk aşkı ile çocukluk aşkı ile karşılaşıyor. Hartley onu daha 18 yaşında terketmiştir, ve charles’ın hayatı bunun etkisinde geçmiştir. pek çok kadını parmağında oynattı, ama bu kayıp aşkın ruh kırıklığını tamir edemedi. bu yüzden hiç evlenmedi de - en azından bize bunu söylüyor.
Peki bu tesadüf mü. Aradan bir ömür geçecek ve Hartley’in de bu küçük köyde yaşadığını öğrenecek. Elbette değil, bu kadarı tesadüf olamaz. Üstelik Hartley hödüğün biri ile evli ve mutsuzdur ve üstelik çocuğu da evden kaçmıştır.
Herşey çok açık: Hartley Charles’ı terketti ama bundan hep pişman oldu, ancak sonra aşık olmadığı biri ile evlendi. Ve nihayet hala birbirine aşık olanlar hayatlarının geri kalanını birlikte geçirmekleri için allahın unuttuğu bu kasabada karşılaştılar - en azından Charles buna inanıyor.
Ve hayatının oyununu oynamaya başlar… Gerçeklerle Charles’ın inandıkları arasında az biraz bir fark var ve bakalım bu fark nasıl kapanacak, maliyeti ne olacak?
İpucu vereyim, en sonda vardığı yer şu: “yes of course, I was in love with my own youth”.
the sea the sea, rüyalar, inançlar, fanteziler, obsesyonlar üzerine kolay sonuçlara götürmeyen bi roman.

21 Kasım 2009 Cumartesi

çocukken

Biz çocuktuk, televizyonda aydın güven gürkan konuşuyordu, ya da ercan karakaş ya da hikmet çetin ya da fikri sağlar, ne farkeder, o eski shpliler hep aynı değil miydi zaten? gür bıyıklı, aydınlık bakışlı, güleç yüzlü. güzel insanlardı sanki. çocuktuk ve bize öyle gelmişti. özalın hacıağa kılıklı, kırmızı yanaklı, göbekli, üç kağıtçi tipli bakanlarına (hasan celal güzel mi yoksa?) kıyasla shp’liler mahallenin akıllı uslu geleceği parlak çocuklarıydı sanki.
çocukken bağdat’ı canlı yayında bombalıyorlardı biz kahvaltı ederken. özal o zamanlar pek sevilmiyordu. inönü vardı sonra ama ne olduğunu anlamamıştık, boyu uzundu ve garip şakalar yapıyordu.
Biz cocuktuk ve sonra pazarları akşam sokakta top oynamaktan gelirdik, ama eve ödev yapmak için değil. bizimkiler izlenecek, sonra spor stüdyosu, sonra banyo ve ödevler yapıldı mı telaşıyla yatak. annemiz şimdiki anneler gibi değildi, ödevlerini yaptın mı diye sormazlardı? çocukken biz, odevini yapan yapardı, adam olacak çocuk olurdu, zorla güzellik olmazdı.
biz çocuktuk hava karanlıktı, istanbulun havası kirliydi, bazılarımız bronşit oldular soğuk havalarda ve sokaklarda köpekler vardı. antenleri düzeltmek kolay değildi, birisinin çatıya çıkması zorunluydu, ve sonra birisinin de “oldu, olmadı” diye çatıya bağırması. hava rüzgarlıydı hep, ve okulun hademesi arada ana kuzularının kıçına tekme atmaktan geri kalmazdı.
biz çocuktuk evlerde gizli gizli kürtçe şarkılar dinleniyordu, televizyonda berlin duvarını yıkıyorlardı ve babalarımız özelleştirmeleri savunuyordu. o zaman onlar hala gür bıyıklıydı.
biz çocuktuk o zamanlar ve etrafımıza bakıyorduk.
Çok baktık etrafımıza, belki haddinden fazla…

Çulhaoğlu haklı mı?

Çulhaoğlu haklı, solun kalıcı ve onemli bir yol ayırımında olduğunu söylüyor: Demokrasiyi kendi başına anlamlandıranlarla bunu marksizmin daha genel çerçevesi içinde görenlerin yolları ayrılıyor.
Çulhaoglu: Bolunme ve ayrışma
Özeti şu:
1960’ların sonunda tartışma “sosyalist devrim”cilerle “demokratik devrim”ciler arasındaydı.
1980’lerde devrimcilerle reformcuların yolları ayrıldı.
Şimdilerde ise demokratlarla sosyalistlerin yolları ayrılıyor. Siyasete özgürlükler penceresinden bakanlar bir yanda, 60-80 arası oluşmuş belirli bir tip sosyalist anlayışın çerçevelediği radikal siyaset ekseninden bakanlar diğer yanda.
Ancak sorun şu: Bu ayrışmanın toplumda karşılığı olan anlamlı siyasal dinamiklere yol açması isteniyorsa sosyalistlerin epey bi uğraşması gerekecek. Sözgelimi halkın demokrasi diye bir sorunu olmadığını, “askeri vesayet rejimi” belirlemesinin fanteziden ibaret olduğunu ya da kimsenin Kürt sorununu takmadığını iddia edeceklerse daha onlarca yıl beklemeleri gerekecek.
Biraz sağduyu biraz da üstüne “reality check” ısmarlayabileceğimiz hiç bi yer kalmadı mı?
Sosyalistlerin bir bölümünün (kesinlikle azınlık değil) kurtulması gereken kendi fantezilerinin esiri olmak. Hep doğruda durduklarına inanarak yaşlanıyorlar: Bir gün herkes onların haklılığını takdir edecek (“evet hep sizdiniz ve hep haklıydınız”), ve hayat 1989’da kaldığı yerden devam edecek.
Çulhaoğlu’nun görmediği sosyalistlerin de kendi aralarında ayrılmaya başladığı. Dualarına bağlı kalanlar, 80 yıl öncenin şablonlarıyla hayata bakanlar bir on yıl daha gençlere nasıl doğruda durduklarını anlatacaklar.

13 Kasım 2009 Cuma

how do you know?

Milton Friedman hep bu soruyu sorarmis.
Mc Closkey de `yazdiginiz her paragraf icin bunu sorarsaniz iyi akademisyen olursunuz, her cumle icin sorarsaniz buyuk akademisyen olursunuz` diyor.
Dusunerek yazin diyor, yani, iskembeyi kubradan sallamayin.

12 Kasım 2009 Perşembe

tkp`nin anlayissizligi

kemal okuyan tkp`ye kemalizm konusunda gelen elestirileri yanitlamis. Burjuva devrimleri konusundaki geleneksel tkp yaklasimini yinelemis.

Ancak iki ilginc nokta var:

1. Kemalizme bu kadar anlayisli bakan tkp`nin konu tepki gosteren solculara, ya da `devrimci` lafina kizan kemalistlere gelince bu kadar anlayissiz olmasi garip degil mi? Polemik denilip gecilebilir. Ama Tkp`nin de soylediklerini kulak veren gene bu insanlar. Okuyan`in uslubu iletisim kurmaya calisan bir uslup degil, “Tayyip” uslubu, kiziyor, akil veriyor… kisaca, onem vermiyoruz diyorsaniz, o zaman yazmayin kardesim. Ustelik politika niyetlere degil algilara gore yapilir cogu zaman. TKP cogunlugun ciddiye almadigi, alanlarin da kiyasiya elestirdigi bir kemalizm siyasetinde israr ederek hata yapiyor. Tkp`nin en azindan gecen 5-6 yilin hesabini vermesi gerekmez mi?

2. Okuyan en azindan sunu gormeli: kemalizm meselesi insanlarin tarihsel bir mesafeyle baktigi bir konu degil. Cok guncel, hassas, siyasal cagrisimlari cok guclu. burjuva devrimcisidir deyip gecemezsiniz. Mustafa kemal bir robespierre degil. Uzerinden siyaset yapiliyor. Bu adami putlastiranlar var, seytan gibi gorenler de. Ustelik her kesimle konusabilmek istiyorsaniz, ki tkp`nin bunu hala istedigini varsayiyorum, daha ince politika yapmak zorundasiniz.

Ustelik kemalizme yaklasmanin bugun sola ogretebildigi, katabildigi ne var? Nasil bir dinamizm yaratiyor? Anlamak mumkun degil.

Tkp bu tarihsel ilerleme isini haddinden fazla ciddiye aliyor.

8 Kasım 2009 Pazar

zaman disiplini

Bakiniz salinin sallanmasi, carsambanin carsafa dolanmasi evrensel bi olaymis:

"This general irregularity must be placed within the irregular cycle of the working week (and indeed of the working year) which provoked so much lament from moralists and mercantilists in the seventeenth centuries. A rhyme printed in 1639 gives us a satirical version:

You know that Munday is Sundayes brother;
Tuesday is such another;
Wednesday you must go to Church and pray;
Thursday is half-holiday;
On Friday it is too late to begin to spin;
The Saturday is half-holiday again.”

from Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism by E.P.Thompson

6 Kasım 2009 Cuma

tkp'nin açılımı: siyasetin sefaleti

tkp’nin 30 ağustos bildirisini okur okumaz birşey yazsaydım biraz sert olabilirdi. Sindirmek zor oldu.
daha once kemalizmin cenaze namazı kılınıyor, yalçın küçük de tabutu taşıyor, ne acaip, diye yazmıştım. Demek küçük yalnız değilmiş, yanında başkaları da varmış.
Uzun boylu cumhutiyet analizlerine gerek yok. bu “cumhuriyete sahip çıkma” açılımının arkasında basit bir neden var: TKP’nin bunun dışında bir şey yapacak ne enerjisi ne de fikri var siyasetle ilgili. Bir süre patinaj yaptılar, 3-4 senedir de geriye gidiyorlar. Üstelik kemalist olmadığı halde, kemalistlere kur yapacak kadar sefil bir siyasi açılım peşindeler.
Çok basit, cumhuriyete sahip çıkacaksanız bile böyle olmaz, böyle yapmayın. isminde komünist olan bir partinin “başkomutana selam” yollaması kulağa garip gelmiyor mu?
Daha iyimser bir yorum tabi şu olabilir: aydınlanmacılığın ve pozitivizmin tkp kadrolarının bir bölümü tarafından fazla ciddiye alınması. bu da efektif olarak bir sosyalisti kemalizme epey bir yaklaştırır.
tkp’yi ulusalcılıkla suçlamıyorum, tkp’yi tembellik yapmakla, sol siyaset üzerine düşünmemekle, bunun için kafa yormak yerine saçma sapan temelsiz bir aydınlanmacılığın peşine takılmakla, kemalistlere kur yapmayı devrimci siyaset sanmakla suçluyorum.