ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

28 Nisan 2014 Pazartesi

'Murat Yetkining': An example

[CHP üzerine bir önceki post’ta kendimce CHP’nin sorununu yazmış ve reaksiyoner bir aktivizme hapsolmamak için partinin perspektif üretmesi gerektiğini yazmıştım. Bir de bunun için Gezi sonrası soldan ve kimi liberal çevrelerden gelecek insanların/katkıların parti eliti ile ilişkisinin belirleyici olacağını söylemeye çalıştım.]

Gülseren Onanç’ın 30 Mart değerlendirmesi bu çerçeveye denk düşüyor: RAPOR
  • Raporun ‘yönetici özeti’ bir işaret. Özel sektörde para kazanma derdindeki kayıp ‘80 kuşağı siyasete kendi terminilojisiyle dönüyor sanki.

  • Köklü yenilenmenin ayaklarını ekonomi, yargı ve eğitim reformu ve yerel yönetimleri güçlendirme olarak belirtiyor. Onanç da mı, demokratik özerklik diyor? 

  • Bir de Oy ve Ötesi ve occupychp gibi grupları kapsamamız diyor. Havaya sıkılan kurşun mu?
Ben sadece not ediyorum…

5 Nisan 2014 Cumartesi

Serinkanlı notlar/1-CHP'nin sorunu

Bir önceki post’ta bütün beddualarımı ettim. Şimdi biraz iş konuşmanın vakti geldi. Biliyorum sıkıcı ama CHP’den başlayalım.

Gün itibariyle enteresan ve yaratıcı potansiyelleri barındıran gerilimli bir süreçten geçiyoruz. Bir yanda güçlü ancak süreğen bir kriz pahasına güçlü kalabilen bir parti/hareket var, öte yandan da bu krizi yeni bir siyasal alternatife dönüştürmekte zorlanan bir dizi siyasi akım.

CHP’nin sorunu ne? Özünde bir perspektifinin olmaması. Özelde CHP ve genelde tabanını oluşturan kentli seküler kesimler son 3-5 senedir hareketlenseler bile üslup, perspektif ve siyaset üretme konusunda ciddi bir krizin içindeler. Nedeni muhtemelen bu kesimlerin zaten özünde apolitizme yatkın olmaları olabilir ama belki daha önemlisi 12 Eylül’ün okumuş yazmış kentli kesimlerin aktif siyasetten tasfiyesi anlamındaki olağanüstü başarısı ihmal edilmemeli. Biraz 12 Eylül edebiyatı ya da anı kitapları okursanız şu tür şeylere mutlaka rastlarsınız: ‘Abi sen işi gücü olan, evli barklı adam, ne işin var örgütle mörgütle!’. Devlet şiddetinin siyasete görece az angaje ve kaybedecek şeyi olan orta sınıfları ne kadar korkuttuğu örneklerle sabittir. E hepimiz üniversiteye ‘siyasetten uzak dur’ uyarılarıyla gönderilmedik mi?

Fiziksel ve ruhsal bir paslanmadan bahsediyorum. Ancak bir çabanın olduğu da ortada: ‘Olaylara karışma’ denen çocuklar, şimdi sandıklara oy saymaya gönderiliyor. Ya da sözgelimi ‘tatava yapma bas-geç’ kampanyası gayet etkili oldu ve bu arada biz tatavacıları sıkıştıran bi kampanyaydı. Diğer küçük örnek: Baykal’ın 70 küsür yaşında bile ‘özgürlükçü bir laiklikten’ bahsedebilmesi şaşırtıcı değil miydi? (Ama zinhar, anadilde eğitim konusunda taviz vermedi)

Ancak gerçek bir toplumsal siyaset üretme ile reaksiyoner bir aktivizme sıkışma ve sembollere hapsolma (bkz. ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’) arasındaki gerilim bu kesimin temel sorunu. Gerçek bir toplumsal siyaset derken en güncel sorunlara da cevaplar üreten ama onları aşan bir fikir/model üretilmesi ve bunun için geniş kesimlerin mobilize edilebilmesini kastediyorum. Bunun için mesela, cari açık ve kriz beklentisinin ötesinde bir ekonomi perspektifine sahip olmanız lazım, yıllardır önünüze konulan tarihinizin tartışmalı konularını önemsizleştirecek ama kısmen de cevaplayan bir sekülerlik tanımı yapmanız, ya da Kürtlerin taleplerine dönük aç, net ve anlaşılır cevaplarınızın olması lazım. Elbette her konuda cevabınızın olması gerekmez, ancak açık bir perspektiftir ihtiyacınız olan.

Reaksiyoner bir aktivizm ise bugün şahit olduğumuz en kötü seçenek: Neredeyse sadece Tayyip düşmanlığına ve karşıtlığına ingirgenmiş bir nefrete hapsolmuş tepkiler (bkz. ‘abi Gül daha iyi bundan, o bile gelse memleket rahatlar’) ve kısa dönem kazanım beklentisinin ötesine geçemeyen taktikler (bkz. 17 Aralık sonrası Cemaat’in lafının bile edilmemesi ya da seçimde gösterilen MHP’li adaylar). Bu haliyle CHP ‘anti-AKparti’ olma yolunda hızla ilerliyor. Dediğim gibi kısa dönemli bir perspektif içinde kendi içinde mantıklı görünen bu taktikler (nitekim Ankara belediyesi muhtemelen ancak hile ile elde tutulabildi) biraz uzun vadede hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü bütün bu taktik hamleleri de içeren geniş bir perspektifin parçası değiller. Bu CHP’nin AKP ve Kürt hareketine göre en büyük zaafı. Çok basit: Sadece Tayyib’i göndermek için yıllardır bu adama inanmış insanları ikna edemezsiniz. Dolayısıyla işiniz ya allaha, ya da somut durumda Cemaat’e ya da belki Kürtlere (bkz. KCK’nın her ‘çözüm sürecini bitebilir’ açıklamasının bu çevrelerde RT manyağı olması) kalacaktır.

Peki CHP’nin bu tür bir perspektif üreterek kurucu bir siyasal özne haline gelmesi mümkün mü? Entellektüel yaratıcılık bakımından özellikle Gezi sonrası atmosferde soldan devşirilen kadroların bu konuda bir baskı yaratması mümkün. Ancak partinin siyasi eliti ile bu kesimin olası katkıları arasında nasıl bir ilişki kurulacağı bir muamma. Gene aynı sorun bariz görünen örgütlenme beceriksizliğinin aşılması konusunda da görülüyor.(Üsküdar’da seçim gecesi yaşananları birinden dinleyin) Ankara’da 30 Mart akşamı görüldü ki niyet edilse harekete geçmeye bir çok kişi, özellikle üniversiteli, var, ama bu kadar insanı mobilize etmek ciddi bir siyasal sorundur.

Kısaca: Siyasal rejimin niteliğinin tartışıldığı böyle bir dönemde CHP’nin bu tartışmada etkili olabilmesinin yolu kendisi olmaktan çıkmak, başkalaşmak ya da dönüşmek. Bu başkalaşma ise türbanlı kadınların partiye üye yapılması, ya da yoksul mahallerinden pozlar veren milletveki gibi ad hoc hamlelerle değil ancak ciddi, tutarlı, ve sistematik bir perspektif üretmekle mümkün olabilir. Tam da bu konuda benim mütevazi önerim CHP’nin Kürt hareketini örnek olay olarak ele alıp incelemesidir.

İki üç gün içinde: Serinkanlı notlar/2-HDP’nin sorunu

4 Nisan 2014 Cuma

30 Mart vs.: Neler gördük?

"Ateşi ve ihaneti gördük" diyebilirdim, ama yalan olmasın, görmedik. Nitekim barikatlar artık kısa yirminci yüzyıldaki gibi ölümüne kurulmuyor, daha çok savunma amaçlı, biraz çarık çürük ve çoğunlukla da o eski güzel günlere verilen bi selam gibi kuruluyor: Sevimli ve olmalı.

Gezi’den sonra: Hayal kırıklığı olmayan hayal kırıklıklıklarını, kızgınlık sayılamayacak öfkelenmeleri ve nefret üretmeyen darılmaları gördük. Sonra bol bol mızmızlık ve sıkılmaca. Şöyle ki: En olmayacak yerde bir şey oldu, ama ondan bile birşey olamadı… Neticede galiba bunu gördük.

İtiraf edelim bol bol gürültü patırtı gördük. Ancak parlamenter demokrasinin en basit kural ve kaidelerinin yeni yeni farkedildiği şu günlerde bu normal sayılmalı. İlk kez hangi zarfa hangi kağıdın koyulacağı önceden bu kadar hesaplandı, ilk kez sandık başlarında nöbetler tutuldu, ilk kez ıslak imzalı tutanaklar albümlere konuldu. Ama olsun. Bütün bunlar alay-ı vala ile yapıldı, müşahit yoldaşlar kentin uzak semtlerine gidemediler, Şişli ve Kadıköy’de biraz yığılma olurken, Bağcılar’da ne olduğunu bilemedik. Ama bu da olsun.

Atlamayalım: ‘Biz görevimizi yaptık’ denildi ve sonra evlere dönüldü ve kahveler içildi. Ama bu kadarı olmasın! Kimse görevini yapmadığı için bu günlere geldik, bu yüzden hep beraber dileyelim ki: O kahvelere suçluluk duygusu eşlik etsin, üstüne içtikleri su haram olsun, en azından ölü çocuklarımızın kemikleri çürüyene kadar bu memleket rahat uyku uyumasın…

Sonra bu asi Kürt çocuklarının oyları bir CHP’nin cebine konuldu, bir AKP’nin cebine. Sonra tanrılar aralarında anlaşamayınca Kürtler gene bildiklerini okudular. Bu güzel oldu. Nitekim sen elmayı istiyorsun diye elmanın da istemesi şart değil, ki bu da parlamenter demokrasinin bir başka kuralı. Bunu gördük. Olsun. Evet bu olsun.

Sonra entelektüelin egosantrizmini, cesaretsizliğini ve bitmeyen özürlerini gördük. Bana örneklerini saydırmayın, açın facebook sayfalarınızı bakın. Bunları çok fazla gördük, yorulduk.

İçimde kalmasın: Kasım ayının güzel güneşli bir günüydü, “uzak Latin topraklarında kamyon şoförleri başkan oluyor, bizde de eski bir mahpus, eski bir kamyon şoförü, hep aynı yıpranmış deri ceketi giyen adam, varsın başkan olmayıversin, ama en azından olabilecek en güzel seçim yenilgisini bize yaşatsın” dedik, ama sevincimizi kursağımızda bıraktınız. Bırakanların evlerine ateşler salınsın. İşte bu mutlaka olsun…

Belki en çok şunu gördük: Az laf çok iş yapmak lazım. İğneyle kuyu kazmanın haysiyetini görmek lazım. Sandıklardan piyango beklemenin ayıp olduğunu hissetmek lazım. Zalimlerin birbirlerinin suratına fırlattıkları günah dolu tapelerin bizi daha ahlaklı daha iyi yapmayacağınız görmek, bunun üzerine biraz düşünmek lazım.