ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

26 Şubat 2010 Cuma

üçüncü cumhuriyet nedir ne değildir?

şimdi efendim, ayıptır söylemesi, biz demokrasiyi yeterince sindirmiş bir millet değiliz. idrak meselesi, ne yapalım ki girmiyor kafamıza. yani hatırlıyorum da, ilkokulda bizim sınıfta “kar”ı incelterek söyleyemeyen çocuklar vardı. sonra gene bir zamanlar bir öğrencim vardı. altı ayda sadece rasyonel sayılarda çarpma ve bölmeyi öğretebildim, payda eşitleme kafasına girmedi, o yüzden toplamayı beceremedi. olmayınca olmuyor. işte bizim millet de bu demokrasiyi kavrayamadı bi türlü.
gerçi diyebilirsiniz ki belki öğretmenler kötüdür, olabilir tabi, ama marx’ın dediği gibi eğitenlerin de eğitilmeye ihtiyacı var, ve onlar da gene bu aziz milletin bağrından çıkıyorlar. sonuçta bu yorum bizi fasit bir daireye götürür ki, bunun ne demokrasiye ne de cumhuriyete bir faydası olur.
şimdi dolayısıyla bu ikinci cumhuriyetçilerin senelerdir uğruna tonlarca mürekkep akıttıkları demokrasi davası çıkara çıkara bir ikinci kemalizm çıkarabildi. birincisinin pek çok açıdan simetriyi olan bu cumhuriyetin ömrü, allah gani gani versin tabi ama, çok uzun olmayacak gibi görünüyor. görünüyor diyerek tereddüt bildirdim, çünkü muhtemelen 1927 de istanbulda aşağı yukarı aynı soruyu soran birileri de olmuş olabilir. bilinemez tabi, bu da bir önceki gibi en azından bir 85 sene gidebilir, ve hatta artık 85. yılı bitince bütün il ve ilçelerimizde karların üstünde dansedilerek kutlamalar yapılabilir.
neticede, tarihte her kuşak öncekilerinin önünde olduğu için, bu sefer üçüncü cumhuriyet tezleri bir 50-60 sene beklemeyecek, önümüzdeki gün ve gecelerde her an duyabiliriz. kürşat bumin de, bu memlekete reform lazım ama bu pek reforma benzemiyor, dediyse çok bekmeyebiliriz.
bu üçüncü cumhuriyet dediğimiz hadisenin özü özeti, uzlaşma kelimesidir. toplumsal uzlaşma. çoğunlukcu degil, cogulcu demokrasi. ne asker ne cemaat. darbeye de şeriata da hayır. hesap sorma ama siyasi lince dönüştürmeme. tekel işçilerine haklarını verme. laiklerle, islamcılar uzlaşacak, kürtlerle türkler uzlaşacak, doğu ile batı kaynaşacak, işçiler haklarını alacak.
neden öyle olacak, çünkü bu millet her ne kadar demokrasiyi anlamasa da, genetik olarak uzlaşmadan yanadır. kavgayı gürültüyü sevmez!
bu üçüncü cumhuriyet tutar mı tutmaz mı bilemem, ama ben nuray mert’i mehmet altan’a tercih ederim. fark yeterince acık herhalde…

23 Şubat 2010 Salı

tekel işi

tekel direnişinin yeni bir şeyleri temsil ettiğini herkes hissediyor. umut deniyor, direniş deniyor, hak arama deniyor… daha bir sürü şey var herhalde. burda internetin başında geçirilen birkaç saat bile başka türlü bir şeylerin döndüğünü anlamaya yetiyor. bizim gibi yaş ortalaması maksimum 23 olan kalabalıkların içinde slogan atmaya alışmış insanların, koca koca adam ve kadınların sloganlar atmalarını, sokaklarda kendilerini paralamasını izlemek başlıbaşına şaşırtıcı ve heyecan verici deneyim. bu işi çok ciddiye aldıkları belli, bir sürü insanın yeniden inançlarına bağlanmasına neden oldukarı tahmin edilebilir. sonçta “vurulduk ey halkım, unutma bizi” den beş adım ileriye gidebildik. solcuların anlaşılır nedenlerle “halk”la kurdukları tek taraflı ve eskiden neredeyse dini son dönemdeki nihilist ilişkinin biraz sarsılmasına hizmet edebilir.
iyi hoş ama bizde bu neoliberal politkalara direnme olayı belki de ilk kez bu eylemle güçlü bir ses buldu. Sorun sol bu dönemi, eğer sokaktaki vatandaş gerekten bu eleştiriye teşne ise, ki öyle olduğunu varsayıyorum, güçlü kurumlarla, güçlü argümanlarla karşılayamaması. yani sol hem kendini inşa etmek hem de bu gündem üzerinden insanlarla ilişki kurmak zorunda. elbette imkansız değil ama zor olacak. üstelik bu konuda tutarlı bir kamuoyu, başka paralel hareketler, güçlü bir orta sınıf duyarlılığı ve de kurumlar var mı? sanırım yok. sonuçta, işçileri, bakkalları, işsizleri vs.. toparlamak için elde yetericnce hazır kuvvet yok.
öte yandan, siyasi gündem çok bulanık. bu da halihazıra gündem değiştirmeyi zorlaştırıyor. kemalist amcalarla da, türbanlı teyzelerle de konuşabilmek. bu becerilebilecek mi? çok açık ki, ergenekonu ya da sivil vesayeti ciddiye almazsanız kimseyle konuşamazsınız.
neticede siyasetin kitlesel olarak yapıldığı yeni bi döneme giriyoruz. üstelik algılar çok açık. siyaset, ekonomi, hukuk ne ararsanız var. ama biz tabi vulgar marksistler olarak sorulara en çok bildiğimiz yerden yani ekonomiden başlamalıyız. comparative advantage meselesi. hazır meraklısı da varken…

14 Şubat 2010 Pazar

liberallik mevzu

"liberal" ya da "liberal solcu" ifadelerinin sol çevrede bir küfür gibi kullanılmaya başlanması hayra alamet değil doğrusu.
Tanıl Bora tam da buna değinmiş:
"Uzun bir zamandır, geniş bir sol yelpazede, liberal adı ya da sıfatı, bir hakaret olarak kullanılıyor. "Liberal aydınları" eli kanlı işkencecilerden katillerden daha vahim bir musibet olarak takdim etmeye kadar varabiliyor iş. Özellikle kendini liberal olarak tanımlamayı tercih etmeyen sol, sosyalist aydınlara da teşmiş edildiğinde, hakaret kastı, hakaret olmadığında da ötekileştirme vasfı belirginleşiyor. Sosyalist solu liberalizmden ayırt etmek, farkı koymak elbette lüzumlu ve önemli. Ancak solculuk ortamında anti-liberalizme, bu farkı belirlemenin icabını aşan bir şehvetle sarılınmıyor mu? Anti-liberalizmin iğvasına kapılmanın götüreceği tehlikeli sular vardır. Faşizmin sosyalizmle liberalizmi aynı soydan düşünmesi boşuna değildir; liberalizmi karalarken "yabancılık", "batı-kaynaklılık", "maddiyatçılık", "manevi değerlere uzaklılık", "kozmopolitlilik", "entelektüalizm" gibi ithamlar, solu da karalamakta kullanılan düşkünlüklerdir. Kendisini anti-liberalizme fazla kaptıran bir solun böylesi motifleri işlemeye başlaması görülmedik şey değildir. "Liboş" (beraberinde "entel") gibi açıkça cinsiyetçi bir küfür sözünün gönül rahatlığıyla benimsenmesine ise hiç girmiyorum.
Kısacası, “liberalliğin” kolaylıkla hakarete indirgenmesi, hayra alamet değildir. Sadece bu tehlikeli sulara götürebileceği için değil sosyalizmin liberalizmle ‘meselesini’ ciddiye almasının önüne geçeceği için de problemlidir.”
Sol, Sinizm, Pragmatizm, s.68

4 Şubat 2010 Perşembe

alışveriş

şu londra’da yaptığım en karlı iki alışveriş, 50 pense aldığım Guardian+bi kupa+kocaman kek ve 40 pense aldığım times+d.h.lawrence’ın “sons and lovers” ı oldu.
bi şeyi bedava edinmek ingiltere’de olabilecek en sürprizli şey…

2 Şubat 2010 Salı

asaf savaş akat

asaf savaş lse’de bir konuşma yaptı. ne mi dedi?

- 2007’ye kadar her şey iyiydi. İşsizlik yüksekti ama yapacak birşey yoktu: 2002-2004 arasında faizler gerektiğinden fazla tutulmuştu, ondan sonra da tren kaçmıştı. (faizlerle ilgili mali politikaya güvenmediler, diyor)

- 2007 sonrası kriz iç nedenleri vardı. Ama artık Türkiye’nin hem doğru makro politkalar uygulaması hem de ihracata dayalı büyüme yapması mümkün değil. (yani işsizlik sürecek)

- uzun vadede hepimiz öleceğiz.(keynes)

Akat taa istanbul’lardan gelip uzun ekonomideki kısa vadede yapısal sorunlardan bahsetmenin anlamsız olduğunu, uzun vadede ise Keynes’in dediği gibi ölmemizin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Akat’ın vardı ise Keynes’ciliğinden “makro politika etkindir”den başka birşey kalmamış.

Acaip valla. bence gelip Tayyip gibi bir şiir okuyup gitseydi daha iyi olurdu. Hatta direk Tayyip gelseydi çok daha iyi olurdu.

Tamam iyi stand-up’çı olmuş, arada keynes’ten, polonyalı yatırımcı dostlarından ya da lenin’den bahsetmesi ilginç de, biraz can sıkıcı değil mi?

İktisat teorisi ile ilgili 70’lerde yazdığı kitap için, teorinin söyleyeceği birşey kalmamıştı, demişti Akat. Şimdi de iktisat politikasının son sözünü söylemiş oluyor.

Ciddi ciddi düşünüyorum: Akat bizimle dalga mı geçti acaba?

12 eylül bitiyor

Akp ile ilgili daha önce yazdıklarımı şöyle özetleyebilirim:
1. Türkiye’nin yakın dönem (90’lar) tarihinin güçlü bir eleştirisi ile kendi doğal tabanının ötesinde bir dinamizm yaratıyor. Kendi tabanının liberalleşmesi toplumun muhafazakarlaşmasından daha güçlü.
2. Ekonomide neo-liberal dönüşümün inançla savunuyor ve uyguluyor. Bununla ilgili güçlü bir toplumsal muhalefete maruz kalacak, kalıyor.
3. Dogmatikleşmeye ve güç kaybetmeye mahkum. Kendini dönüştürecek politik ve entelektüel yeteneklere sahip değil. Bu yüzden demokrat parti’den ziyade anap’ı andırıyor.

Buradan şuna varıyorum: akp’yi düşünürken toplumun “muhafazakarlaşması” ile ilgili paniğin ötesine geçmemiz lazım. Muhafazakarlaşma/cemaatleşme tespiti, miyobik ve üstelik abartılı olma olasılığı çok yüksek bir analizin ürünü. Dahası, solun da içinde yüzdüğü kesimlerin psiko-kültürel korkularını açığa vuruyor. (siyasette ve devlet mekanizmasında cemaatleşmeyi ayırmak lazım; bu bir hakikat ve üzerine gidilmesi gereken bi nokta.)

Peki bu korkunun biraz ötesine geçen daha uzun dönemli bir bakışka ne söylenebilir?

Benim düşüncem şudur: 12 eylül, her ne ifade ediyorsa, bitiyor. Bunu bitiren akp değil. Ancak akp buna kendine özgü bir renk veriyor. Muhtemelen akp olmasaydı, latin amerikadakilere benzer bir toplumsal krize daha fazla benzerdi türkiye’de olup bitenler. Ancak akp ile bu kendine özgü siyasal bir kriz de yarattı.

12 eylül bitişi ile kastettiğim, orta sınıflarla siyaset kurumu arasında, son 30 senedir kurulmuş olan, siyasetin alanını kısıtlayan bir konsensüsün, içinde askerin önemli bir yer tuttuğu ama sanıldığı gibi her zaman belirleyici olmadığı bir zeminin ortadan kalkmasıdır. (Bu yüzden askeri vesayet kavramı açıklayıcı değil) Bunu ortadan kaldıran iki gelişme vardır: birincisi, kentli orta sınıfların emin ellerde olduğunu zannettikleri bu siyaset alanının liberal islamcılar tarafından yavaş yavaş doldurulması, ikincisi ise 1999-2001 den sonra başlayan neoliberal dönüşümün orta sınıfın geleneksel kesimleri üzerindeki ekonomik ve kültürel dağıtıcı ve değersizleştirici etkisidir. Bu kesimlere, tekel işçileri gibi kamuda çalışan görece ayrıcalıklı işçiler de, köylüler de, bakkallar da dahildir.

Olan şudur: Geleneksel orta sınıfların buna ilk tepkisi askeri göreve çağırmak şeklinde olmuştur: Cumhuriyet mitinglerinin anlamı budur. Siyaset kurumuna o eski anlaşmayı hatırlatmıştır. Yani 12 eylül ruhunu geri çağırmışlardır.

Ama işe yaramadığını biliyoruz. Bundan sonra olacak olan açık: Oyun yeniden başlıyor. Yeni bir toplumsal siyaset dönemi başlayacak.

12 eylülün en önemli etkisi, siyaseyin zinde kuvvetleri olan kenti orta sınıf ile alt sınıflar arasındaki bağlantıyı koparması idi. Şimdi o insanlar yeniden siyaset yapmaya başlayacak, başlıyor. O anlamda 12 eylül bitiyor, ve belki çoktan bitti bile.

Sol ne mi yapmalı? Felaket tellallığını bırakıp bu oyunun bir parçası olmalı.