Ana içeriğe atla

tekel işi

tekel direnişinin yeni bir şeyleri temsil ettiğini herkes hissediyor. umut deniyor, direniş deniyor, hak arama deniyor… daha bir sürü şey var herhalde. burda internetin başında geçirilen birkaç saat bile başka türlü bir şeylerin döndüğünü anlamaya yetiyor. bizim gibi yaş ortalaması maksimum 23 olan kalabalıkların içinde slogan atmaya alışmış insanların, koca koca adam ve kadınların sloganlar atmalarını, sokaklarda kendilerini paralamasını izlemek başlıbaşına şaşırtıcı ve heyecan verici deneyim. bu işi çok ciddiye aldıkları belli, bir sürü insanın yeniden inançlarına bağlanmasına neden oldukarı tahmin edilebilir. sonçta “vurulduk ey halkım, unutma bizi” den beş adım ileriye gidebildik. solcuların anlaşılır nedenlerle “halk”la kurdukları tek taraflı ve eskiden neredeyse dini son dönemdeki nihilist ilişkinin biraz sarsılmasına hizmet edebilir.
iyi hoş ama bizde bu neoliberal politkalara direnme olayı belki de ilk kez bu eylemle güçlü bir ses buldu. Sorun sol bu dönemi, eğer sokaktaki vatandaş gerekten bu eleştiriye teşne ise, ki öyle olduğunu varsayıyorum, güçlü kurumlarla, güçlü argümanlarla karşılayamaması. yani sol hem kendini inşa etmek hem de bu gündem üzerinden insanlarla ilişki kurmak zorunda. elbette imkansız değil ama zor olacak. üstelik bu konuda tutarlı bir kamuoyu, başka paralel hareketler, güçlü bir orta sınıf duyarlılığı ve de kurumlar var mı? sanırım yok. sonuçta, işçileri, bakkalları, işsizleri vs.. toparlamak için elde yetericnce hazır kuvvet yok.
öte yandan, siyasi gündem çok bulanık. bu da halihazıra gündem değiştirmeyi zorlaştırıyor. kemalist amcalarla da, türbanlı teyzelerle de konuşabilmek. bu becerilebilecek mi? çok açık ki, ergenekonu ya da sivil vesayeti ciddiye almazsanız kimseyle konuşamazsınız.
neticede siyasetin kitlesel olarak yapıldığı yeni bi döneme giriyoruz. üstelik algılar çok açık. siyaset, ekonomi, hukuk ne ararsanız var. ama biz tabi vulgar marksistler olarak sorulara en çok bildiğimiz yerden yani ekonomiden başlamalıyız. comparative advantage meselesi. hazır meraklısı da varken…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

zinde kuvvetler

Bu aralar “zinde kuvvet” lafını biraz sıkça kullanır oldum, düşününce biraz anlamlı da geldi. Aslında bununla demek istediğim “politik toplum”dan başka bir sey değil. Bilindiği gibi zinde kuvvet lafı 1960’ların siyasal jargonundan kalma. Belki geçmişi de vardır ama politikada etkili kesimleri, somut olarak da 60’ların Türkiyesinde ordu, gençlik, aydınlar ve belki o zaman için işçi sınıfının bir kesimini de ifade ediyor. Şimdi kimler bu zinde kuvvetler? Neyse… bu soru bi yana, siyaseti böyle düşünmek demokrasi dediğimiz şey her ne ise onun yarattığı bir ilüzyondan kurtarıyor bizi. Bu ilüzyon şudur: Her birey, belli bir toprağın üzerinde yaşamak yani varolmak nedeniyle otomatik olarak politik kabul edilir ve genel oy hakkı bu varsayımın en somut halidir. Elbette bireylerin politika yapma hakları bir sürü yasa ile mümkün kılınır ama bunun en çok göründüğü an elbette seçimlerdir. Bu esasında güçlü bir ilüzyondur çünkü, bir kere o ülkede yaşayan bir ...

Berlin'de Yeni ve Eski Dalga

Berlin’de bir hayalet dolaşıyor: Türkiyeli yeni diaspora. Sevdikleri biçimde söylersek New Wave-Yeni Dalga’cılar. Bir de eskisi var elbette. Daha doğrusu, New Wave kendine yeni derken, kendinden öncekilere de eski demiş oluyor. Yeni diaspora Almanya’ya "ben senin bildiğin Türklerden değilim” diyor. Yeni Dalga eğitimli, genç ve hırslı. Eski Dalga da gençti, ancak Türkiye’nin köylerinden gelen genç köylülerdi. Bir zamandan başka bir zamana geldiler. Kimse umursamadı ama zamanı sırtlarında taşıdılar. Eski Dalganın sırtında kocaman bir kambur var, dışarıdan bakan sadece kamburu görüyor. İçerden görünen ise, Sivas, Çorum ve Varto. Yeni Dalga, aksine, zaman değil, mekan değiştirdi. Türkiye’nin millenial kuşağı Berlin’de aynı zamanı yaşadıklarını düşündükleri çocuklarla komşu oldular. Biraz daha geriye gidersek Yeni Dalga Erdoğan’ın Türkiye’sini önce beğenmedi, sonra şöyle bir silkeledi (Gezi’de), sonra da siyasetin doğuda pek kibar bir şekilde yapılmadığını farkederek, Türk...

solik

Solik üzerine yazmamak olmaz, çünkü bu örneği az bulunur anılar sovyet tarihini anlamak için esi bulunmaz bir kapı açıyor. Bize anti-komünist hezeyanlardan ve kuru sovyet propagandasından uzak müthiş canlı sosyalizm tanıklıkları anlatıyor. Solik’in gözünden, daha 16 yaşında kendini savaşın ortasında Rusya’da bulan, bu uyanık, zeki, dürüst ve sosyalizme inanan gözlemcinin gözünden Sovyetlere bakıyoruz. Solik kendini önce sibirya’da sürgünde (bir buçuk polonya’lı ile birlikte), sonra kızıl orduda (politik komiser yardımcısı olarak), ve sonra da gulag’da buluyor (cok para harcadığı için alman ajanı olmakla suçlanıyor). işin sonunda inancını yitirmese de, sosyalizmin o kadar da kolay iş olmadığını anlıyor. Cok sey var solik’in anlattığı; mesela, sovyet yöneticilerinin nasıl da ekoonmiden anlamadıklarını, daha o zamandan planlı ekonominin yanında nasıl da kocaman ve herkesin gözü önünde bir karaborsa ekonomisinin yükseldiğini, yirmi yıllık sosyalist ekono...