ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

19 Aralık 2009 Cumartesi

zinde kuvvetler

Bu aralar “zinde kuvvet” lafını biraz sıkça kullanır oldum, düşününce biraz anlamlı da geldi. Aslında bununla demek istediğim “politik toplum”dan başka bir sey değil.
Bilindiği gibi zinde kuvvet lafı 1960’ların siyasal jargonundan kalma. Belki geçmişi de vardır ama politikada etkili kesimleri, somut olarak da 60’ların Türkiyesinde ordu, gençlik, aydınlar ve belki o zaman için işçi sınıfının bir kesimini de ifade ediyor.
Şimdi kimler bu zinde kuvvetler?
Neyse… bu soru bi yana, siyaseti böyle düşünmek demokrasi dediğimiz şey her ne ise onun yarattığı bir ilüzyondan kurtarıyor bizi.
Bu ilüzyon şudur: Her birey, belli bir toprağın üzerinde yaşamak yani varolmak nedeniyle otomatik olarak politik kabul edilir ve genel oy hakkı bu varsayımın en somut halidir. Elbette bireylerin politika yapma hakları bir sürü yasa ile mümkün kılınır ama bunun en çok göründüğü an elbette seçimlerdir.
Bu esasında güçlü bir ilüzyondur çünkü, bir kere o ülkede yaşayan bir sürü insan başından bu sürecin dışındadır. 18 yaşından küçükler, göçmenler, çingeneler vs.. İkincisi, oy kullanma hakkı olan insanların da bir kısmı hiç oy kullanmazlar. Üçüncüsü, oy kullananların önemli bir kısmı, arkadaş, dost ya da akraba hatrı için oy kullanır. Yine bir başka kesim, sadece seçim vakti geldiğinde çok düşünmeden öylesinde oy kullanır. Sonuçta, siyasetle gerçekten aktif bir ilişki kurarak oy kullanan gerçekte bir azınlıktan ibarettir. Ve o azınlığın da gözünü dikerek izlediği, fikirlerini oluşturduğu başka bir azınlığa zinde kuvvetler deniliyor.
Bu zinde kuvvetler kelimenin 60’lar Türkiye’inde kazandığı darbesel çağrışımlar bir yana gerçekten de önemlidir. Zinde kuvvetler bazen “sokaktaki vatandaş”tır, bazen tayyib’in diline yapışmış “milletimiz”dir, bazen “huzur ve güvenlik arayan vatandaş”tır, bazen de “provokasyonlara tepki veren esnaftır”.
Ama buna bakıp elitist siyasete soyunanlar yanılırlar, çünkü esasında ne kadar işlevsel de olsa, “zinde kuvvetler” de bir ilüzyondan ibarettir…

18 Aralık 2009 Cuma

sosyal bilimlerin ergenlik hastalığı

türkiye’de sosyal bilimin ergenlik hastalığı, çok-şey-söyleyip-hiçbir-şey-söylememeyi-bir-şekilde-başarabilmek hastalığıdır.
Bu hastalığı tespit etmek oldukça kolay. Eğer aşağıdaki ifadeler bir makalenin sonuç bülümünde çok fazla görünüyorsa, o makalenin yazarı bu hastalıktan muztarib demektir:

- yeniden üretim süreci
- eklemlenme süreci (genel olarak “sürec” ifadesi cok kullanılmamalı)
- gündelik iktidar ilişkileri
- sermaye birikim süreci
- bütünsellik/bütünlük
- çelişkilerden oluşan devinim halindeki gerçeklik (bu favorim)
- ilişkisellik
vs.
Elbette sorun kendi başlarına bu ifadelerde değil. Sorun bu kavramların bir konuyu aydınlatma amacıyla kullanılması, ama çoğu zaman hiçbir analitik fonksiyonunun olmamasıdır. Yani yazar pek çok zaman bu kavramlara konunun gerçekten karmaşıklığını dikkat çekmek için başvurur ama bunun kendisi bir açıklama değildir, olsa olsa bir “remark” olabilir.
Bence iyi sosyal bilim bir konunun karmaşık olduğunu söylemenin bir argüman olmadığını anladığımız yerde başlar.
Bu hastalığın nedenlerinden biri, ATA’da yıllar önce yapılan bir seminerde Edhem Eldem’in belirttiği gibi, pek çok genç sosyal bilimcinin bilgi üretiminden, alan araştırmalarından, tarihçilerse kaynak incelemelerinden ziyade, metodolojik tartışmalara ilgi duymasıdır. Eldem orda bu eğilimden şikayet ediyor, ve batıda sosyal bilimlerin bu tartışmalara gelene kadar 200 yıl önüne ne gelirse her bilgiyi topladığını söylüyordu.
Eldem sonuna kadar haklıydı.
Bu bir tür teori merakının panzehiri ne bilmiyorum. ama işe şöyle başlayabiliriz: Önce bilgi üretelim sonra o bilginin niteliğini sorgulayalım. Amerikayı tekrar keşfetme ya da pozitivizm pahasına da olsa. anladığımız şeyleri yazalım, dürüst olalım, anlamadıklarımız üzerine düşünmeye devam edelim…

17 Aralık 2009 Perşembe

aysun kayacı (cont'd)


aşağıdaki tarihi açıklama aysun kayacı’nın demokrasi ve çobanlarla ilgili yaptığı açıklamadan sonra hayli yol katettiğini açıkça gösteriyor. aynen naklediypruz:

"Geldim…

Aç gözlü patronlar yüzünden canlar karanlıklara gömülüyor, sokaklar harp alanı gibi, genç kızların cinsellikleri tv’lerde suistimal ediliyor reyting uğruna ve aynı reyting uğruna bu toplumun ihtiyacı olan örnek insanlar canlı yayınlarda sınanıp madara edilmeye çalışılıyor.

Ve en önemsizi ama bu mailin konusu olan ben, sadece gönül verdiği dört yıldır; dizi setlerinden, uykusundan, yemeğinden, sevdiklerinden arttırarak kazandığı şeyle, tarihle ilgilenmek isteyen, magazine artık malzeme olmak istemeyen ben..

Ne tur insanlar magazin muhabiri yapılıyor bilmiyorum ama onlar da sunu bilmiyor; Eğitim dili aynı olduğu sürece akademik dünyada herkes her yerde eğer kabul görürse istediği dersi alabilir. Bilim doğası gereği paylaşılır..

Bu “Harvard” etiketini gözlerinde fazla büyüttüler ve beni çileden çıkarttılar. Önemli olan nerede öğrendiğin değil ne öğrendiğindir. Ders programım Sibel Can’ın diyet listesine döndü. Boston’da magazin basının karanlık gölgesi olmadan Osmanlıca, İngilizce ve klasik dönem Osmanlı tarihi bilgim biraz cilalanıyor o kadar..

Bilgi ve eğitim ispatlanması gereken ya da havası atılması gereken şeyler değildir. Ancak topluma faydalı olunursa onları edinmiş olmak önemlidir. O yüzden beni rahat bırakın da okulum bittiğinde insanlarıma faydalı olmak için hevesim ve enerjim kalsın.

Saygılarımla

Aysun Kayacı”

Aysun bu açıklaması ile Türkiye toplumunun beş, medyanın ise 20 fersah ilersinde olduğunu ispatlıyor.

elbette birileri aysun’a, “yanlış hayat doğru yaşanmaz” diyip dudak bükebilir… Haklılardır. ama şu da var: doğru hayat diye bir şey yok ki!
o yüzden doğru ya da yanlış aysun’un kaybedeceği bir şey yok, devam Aysun!

vicdan

ahlak üzerine çok şey söylenmiştir herhalde, ve ben bu konuda çok da düşünmüş bir kişi değilim.
ama şunun farkına vardım: ahlakın olmadığı yerde politika da olmaz.
vicdanın olmadığı yerde en doğru söz gevezeliğe dönüşüyor.

further readings:
1. Ramonet, “Castro ile Söyleşi”
2. Yıldırım Türker’in tüm yazıları
3. ‘48 Elyazmaları’ndan ilgili bölümler
4. Orhan Kemal’den bir iki öykü
vs…

16 Aralık 2009 Çarşamba

solun akp eleştirisi: bir öneri

Erdoğan’ın bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmanın çok açık şekilde gösterdiği şudur: AKP’nin siyasi programı büyük ölçüde 1990’ların eleştirisine dayanmaktadır. AKP özgürlükler, terör, ekonomi gibi başlıca konularda bütün tezlerini 1990’larda Türkiye’de yaşanan deneyimin eleştirisine oturtmaktadır ve bu konuda rakipsizdir.
İki sorun var. Birincisi, AKP hükümetinin 7 yılı dolmasına rağmen bu tür bir eleştiri üzerine bina edilen siyasi bir çizginin hala canlı ve etkili olabilmesidir. İkincisi, AKP’nin kabul etmek gerekir ki bu konuda siyasetin ana aktörlerine bakıldığında yalnız ve rakipsiz olmasıdır. Siyasal aktörler arasında AKP dışında 2001 sonrasında oluşan kimse yok. Üstelik CHP, MHP ve genel olarak Kürt siyaseti bu yıllarda hepsi önemli siyasi roller üstlenmiş hareketler. Dolayısıyla AKP’nin etkin bir şekilde yürüttüğü eleştirinin şu ya da bu açıdan doğrudan muhatabı olabiliyorlar.
Bu siyasi çizginin eklektik, tutarsız ve çoğu zaman popülist özellikler taşıması ya da pek çok açıdan karşına aldığı siyasi hareketlerin üslubuna yakınlaşması bir şeyi değiştirmiyor. Evet, şurası doğru, AKP’nin özgürlükler konusundaki tavrı Erdoğan’ın deyimiyle, hasbi değil ‘hesabidir’, demokratlık konusunda AKP diğerlerinden aşağı kalmayan otoriter özellikler göstermektedir, ve AKP de diğerleri gibi zengin bir yönetici elite dayanmakta ya da bir elitin oluşumunun bir parçasına dönüşmektedir.
Ancak bütün bunlar AKP’nin yürüttüğü çizginin etkinliğini ve özgünlüğünü gizlemiyor. Bu parti siyasetin gündemini belirlemekte, rakiplerini çoğu zaman defans konumuna itmekte, siyaseten dinamik bir görüntü vermektedir. Bunu yaparken kullandığı araç, toplumun belleğinde hala capcanlı duran 90’lı yılları değerlendirmekten başka birşey değildir. Bütün bu çabanın toplumun azımsanmayacak bir kesimi tarafından ciddiye alındığı ve kabul edildiği ise bir gerçek. Ve üstelik bu kesim bugüne kadar kim ne derse desin siyasette kendini merkezde konumlandırmış bir kesim değil.
Buna karşın, solun AKP’yi neo-liberal politikalar konusunda karşısında yer almasında, demokrasi konusunda daha samimi olmaya davet etmesinde ya da Ergenekon’u 12 Eylül’ü gündeme getirmek için kullanmaya çalışmasında elbette yanlışlık yok. Bütün bu bağlantılar doğrudur, ancak buradaki soru şu: AKP’yi eleştirmenin en etkin yolu bu mudur? Elbette burada entellektüel değil, toplumda karşılığı olan ya da olacak bir eleştiriden söz ediyoruz. Şöyle ki, sol özgürlükler konusunda AKP’yi köktenci olmaya davet ettiğinde hem o gündemin içine hapsolmakta hen de kimsenin hazır olmadığı bir zorlamayı talep etmektedir. Ekonomi konusunda yapılan piyasa eleştirisi ise açıkça somut ve açıklayıcı olmaktan uzak kalmaktadır.
Burada benim söylemek istediğim şudur: Ergenekon’dan 1950’lere kadar uzanan bir derin devlet eleştirisi çıkarmak ya da ekonomik sorunlardan 12 Eylül sonrası başlayan liberalizasyon politikalarına gitmek, şu ana kadar solun denediği ancak başarılı olamadığı bir yoldur. Belli ki bu toplumun enerjisi ancak bir on yıl gerisine gitmeye yetebilmektedir. Toplumun geniş kesimlerinin nefesi, ne İttihat Terakki’yi ne de Gladyo’yu tartışmaya ne de özelleştirmeleri sorgulamaya yetmektedir. Ve muhtemelen bugünkü kavgaların başdönmesi geçinceye kadar da olmayacaktır.
Bu durumda yapılması gereken açıktır. Türkiye’de sol adına siyaset yapmaya çalışan insanların, hatta genel olarak yeni herhangi bir tür siyaset üretmeye çalışan herkesin, kendilerine konu olarak son 7-8 senede olup bitenleri seçmelerinde, yani aktüaliteye yoğunlaşmalarında fayda olacaktır. Bu konuda konu sıkıntısı olmadığı da herhalde açıktır. Tuzla bir ölüm kuyusuna dönmüşken, kot taşlama işinde çalışan gencecik insanlar ciğerlerini çürütmüşken ya da tarım sektörü çok uluslu şirketlerin at oynattığı bir yere dönmüşken aktüel konular bulmak ve bunları siyasal mücadelenin konusu haline getirmek hiç zor olmasa gerekir. burada elbette sorun sadece konu bulmak da değil. eğitimden sağlığa, işçilerin çalışma koşullarından genel olarak demokratik katılıma pek çok alanda AKP çoğunlukla o temsil ettiği zengin elitleri temsil ediyor ve otoriterliği nedeniyle çözümler bulmayı engelliyor. Alın size kentsel dönüşüm ya da galataport.
Üstelik aktüel konularda birşeyler söylemenin daha verimli olduğunu örneğin geçen yerel seçimlerin sonucundan biliyoruz: İstanbul’da hükümetin kentsel dönüşüm pratiği kimsenin beklemediği bir şekilde sahil ilçelerindeki politik ortamı bir anda değiştirdi ve radikalleştirdi. Bu siyasetle ilgili açık bir mesaj değil mi?
Çok ilginç: Türkiye’de tonla sorun birikiyor ve bu sorunlar gelecek 10 yılın politikasını belirleyecek. Ama bizim gözümüz hala geçmişte.

10 Aralık 2009 Perşembe

buharin

ulisas Necip Mahfuz`u dinleyip biraz buralardan kacmak icin Nil kiyilarina dogru yol alip misir`in bir cehennem mi yoksa bir cennet mi olduguna anlamaya calisacak (“bu cennet bu cehennem bizim”)…
ama once solik`in yolactigi cagrisimlardan birkac not…
hobsbawn`in, saniyorum tuhaf zamanlar`da, neden komunist partisini hic terkemedigi sorusuna verdigi tuhaf bir yanit vardir. orda 1930`larda, cambridge`de de olsa, komunist olan insanlarin her seyden once bir hulyaya baglandiklarini anlatir. `56’nın bile bu hulyayi yok edemedigınden bahseder. elbette hobsbawm`in gizledigi, kendine ozgu bir snobluk gibi, baska nedenleri de olabilir bunun, ama bir haklilik payi var dediginde.
gercekten de insanlik tarihinin bir yuz elli yillik kesitinde bir kisim insan toplumun butunu icin esitsizliklerin ortadan kalktigi, sabah kalkip balik tutup sonra ogleden sonra da resim yapip aksam raki icebilecegimiz bir dunyanin hayaline, gercekten de garip bir hayale kapilmislardir. bu anlamda sosyalizm, esasinda bir gonul isidir. bu ruyanin daha onceki tarihi falsifikasyona aciktir, ama yakin tarihinden suphe etmemek gerekir.
her ne kadar bazilari bu hulyanin ya da parantezin henuz kapanmadigini iddia etseler de elimizde bu iddiayi kanitlayacak bir kanit olmadigi icin, parantezin kapandigini varsaymak da varsaymamak kadar mesru bir seydir.
netice de butun bu ruya, marksistler her ne kadar fransiz devrimini arada anmayi ihmal etmeseler de gercekte rus devriminde somutlanmistir. butun yuzyil boyunca dunyanin butun marksistleri mutlaka rus devriminin onemli sahsiyetlerinin tarihini kendi aile tarihlerinden daha onemli saymislardir. ulisas da bu ruyanin ucuna son takilanlardan olmak itibariyle cok da degerli olmayan zamaninin bir kismini lenini, trockiyi ve hatta stalini anlamaya calismakla gecirmistir. neyse ki ulisas bu sacma cabasini bir kan davasina (bkz trockistler) donusturecek kadar duygusal ve tarafgir bir insan degildir.
Ancak ulisas`in yeni anladigi bir sey varsa o da onun asil kahramaninin ne trocki ne stalin, fakat ve bizzat buharin oldugudur. bu gec kesfin nedenleri onemli ama buna sonra gelecegiz.
neden buharin? iki nedeni var. birincisi, buharin ancak `buyuk bir ihtiyat payi ile marksist sayilabilir`(bkz.lenin`in vasiyetnamesi) ve bu marksist olmanin kanimca en guzel bicimidir. ancak elbette marksistlik etiketini yapistiran `milli sef`tir; bilindigi gibi `ebedi sef` kendinin marksist olmadigini soylemiştir. Ikincisi, buharin devrimci, gercekci, ve humanist olmayi basarabilmis ender kisilerdendir. bir digeri de castro`dur. buharin samimidir, sosyalizme inanci kendisine olan inancindan fazladir. stalin-trocki meselesi ise kim ne derse desin eninde sonunda bir iktidar kavgasidir, ve bu nedenle de basit ve adidir. buharin herkesten fazla 150 yillik o hulyaya inanmistir ama bu ruyasi yasayan canli insanalarin acilarini gormezden gelmesine yol acmaz ve bu ozelligi ile kahraman olmayi hak eder. o yuzden de sovyet devrimi buharin`in stalin`e, `kola, why do you want me to die`, diye yazdigi noktada bitmis, yerini bir rus trajedisine birakmistir. elbette gercek olmaktan ziyade sembolik bir bitistir bu.
gelelim neden bunun ulisas tarafindan gec anlasildigina. nedeni, solda olmanin solun solunda olmaya haketmedigi bir itibar kazandirmasindan ibarettir. ulisas da etrafindakilere guvenen saf bir insandir. gercekten de solda olmak zaten bir trajedi iken solun solunda durmak esasinda bir komedidir. bu klise ifadeyi kullanmak istemezdim aslinda, ama ne yapalim ki, sonuna kadar neoklasik iktisatci olan bir alman profesorun `creative destruction`dan bahsetmesinin de dogruladigi gibi, hepimiz zaten marx`in paltosundan cikmadik mi?
evet, buharinin itibarinin az olusu sunun gorulmemesindendir: solun saginda olmak solun solunda olmaktan kesinlikle daha kotu degildir. son 50 yildir, turkiye de ve baska pek cok yerde marksistlerin goremedigi en onemli seylerden biri budur.
turkiye`ye gelince… ki gelmesek olmuyor… orasi melankolik solcularla reel politik sagcilarin memleketidir. melankolik solculugun tanimi, creative destruction`i anlamamalaridir. ulisas`in da bu notlarda ornekledigi gibi, `yaratici yikim` yapacak o kadar seyi oldugu halde sadece kendinin ve en az kendi kadar tuhaf birkac arkadasinin ilgilenecegi bir konuda yarim saat zaman harcamak, kesinlikle degildir. bu sadece bildigimiz destruction`dir.

7 Aralık 2009 Pazartesi

kürt açılımı- cont'd

Hiç olmasaydı daha mı iyiydi acaba dedirtecek bir noktaya gidiyor.
Bir siyasi açılım nereye gittiğine/gidebileceğine dair bir fikir olmadan, allaha emanet, başlatılır mı?
Son olaylar hükümetin aşırı iyimserlik ve özgüvenle malul bir görüş sorunu olduğunu gösterdi. Bütün olanlara tutarlı bir anlam yüklemek mümkün değil.
İyimserlik ve özgüven akp’nin son 7 senedir siyasette tekel oluşturmuş olmasından geliyor. hükümet etmek değil mesele, tartışmanın terimlerini belirlemek, bunu başardılar. Ergenekon davası bu özgüveni pekiştirdi. Laik kesimdeki gitgide cinai bir noktaya varan siyasetsizlik ve tepkisellik ise bu özgüvenin bir sorun oluşturabileceği gerçeğini gizledi.
Kürt sorunu asker sorunu kadar kolay idare edilemiyor. bunu anlayamadılar. karşılarında bir siyasi hareket var, tanıyamadılar.
2005 esintisinin ötesine geçemeyecek demiştim, ama bir trajediye dönüşmeye başladı.
Yolların ayrılmasına hiç bu kadar yakın olmadık… duygusal ve siyasal olarak.
kafa aynı kafa: demokrasi (komünizm, milli birlik, barış, whatever) gelecekse onu da biz getiririz.
öte yandan, barikatın diğer tarafında “ya devlet başa ya kuzgun leşe” duygusu hakim. oysa esnemeyenin kırılma olasılığı daha yüksek.
ya oyunda son perdeye geliyoruz, ya da romanın üçüncü cildi için biraz ara verilecek…

5 Aralık 2009 Cumartesi

pamuk'un samimiyeti

Kar ve İstanbul’unu okudum ve sunu söyleyebilirim: Pamuk samimiyeti konusunda ikna edemiyor.
Anlamıyor anlıyormuş gibi yapıyor, bilmiyor ama düşünüyormuş gibi yapıyor. Bunları zengin bir tekniği kullanarak ama onları gizlemeden yapıyor. Bakın nasıl da yazıyorum diye bu kadar bağırılır mı? Biz Pamuk’un annesi değiliz ki, “ben yazar olucam” diye bize çıkışabilsin (bkz. İstanbul son sayfa).
Ayrıca Pamuk Avrupalı okuyucuya hitap eden ticari bir tekniği benimseyerek Türkiyedeki okuyucusunu kaybediyor.
İnsan, bu kadar çalışkan ve yetenekli biri, yazarlığa değil de, sadece yazmaya kafayı taksaydı, daha iyi olurdu diye düşünmeden edemiyor.
Bir süre sonra Pamuk’un kitapları kitapçılarda edebiyat bölümüne değil de, Türkiye ile ilgili tanıtım kitaplarının yanına konulacak.
yazık ki ne yazık…

1 Aralık 2009 Salı

solik


Solik üzerine yazmamak olmaz, çünkü bu örneği az bulunur anılar sovyet tarihini anlamak için esi bulunmaz bir kapı açıyor. Bize anti-komünist hezeyanlardan ve kuru sovyet propagandasından uzak müthiş canlı sosyalizm tanıklıkları anlatıyor. Solik’in gözünden, daha 16 yaşında kendini savaşın ortasında Rusya’da bulan, bu uyanık, zeki, dürüst ve sosyalizme inanan gözlemcinin gözünden Sovyetlere bakıyoruz. Solik kendini önce sibirya’da sürgünde (bir buçuk polonya’lı ile birlikte), sonra kızıl orduda (politik komiser yardımcısı olarak), ve sonra da gulag’da buluyor (cok para harcadığı için alman ajanı olmakla suçlanıyor). işin sonunda inancını yitirmese de, sosyalizmin o kadar da kolay iş olmadığını anlıyor.
Cok sey var solik’in anlattığı; mesela, sovyet yöneticilerinin nasıl da ekoonmiden anlamadıklarını, daha o zamandan planlı ekonominin yanında nasıl da kocaman ve herkesin gözü önünde bir karaborsa ekonomisinin yükseldiğini, yirmi yıllık sosyalist ekonominin nasıl da vatandaşa pazar ekonomisinin nimetlerinden yararlanma arzusunu hiç ama hiç unutturamadığını,
daha öncesinde pek de varolmayan stalin kültünün nasıl savaş yıllarında yeşerdiğini, o yıllarda keşfedilen devlet destekli Rus şovenizminin pek çok kişiyi nasıl da şaşırttığını ve kafasını karıştırdığını ve üstelik zaten varolan milliyetçi gelenekleri azdırdığını…
Bellkide en önemlisi sovyet rejiminin nasıl ağır bir depolitizasyon makinesi gibi çalıştığını anlatıyor Solik. entellektüel, eleştirel ve sosyalizmin ülkülerine bağlı olanlar siyasetin dışına itiliyor. sovyet devleti aparatçiklere, memurlara, kariyeristlere, emirleri uygulamak dışında bir sey yapmayanlara kapılarını ardına kadar açıyor. sınıf birincilerini komsomola dolduranlar, elitist ve apolitik bir yönetici kuşağı yetiştiriyor.
Aklı hala gorbaçov’da, yirminci kongre’de ya da destalinizasyonda kalanlar, Solik’i okuyup 89’un temellerinin nasıl sağlam bir şekilde 30’larda atıldığını anlayabilirler. Sovyet toplumu “zinde kuvvetlerini” bu yıllarda kaybediyor.