ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Kürtaj mevzusu: Nasıl yapmamalı?

Mevzu kürtaj. Elhamdülillah solcuyuz, muhalifiz. O yüzden de hükümetin kürtaj yasağı girişiminin arkaplanı ile ilgili kafa karışıklığımız yok: Hayata muhafazakar, islami ve erkek-merkezli bi zaviyeden bakma, nüfusun öncelikle bi ekonomik büyüme meselesi olarak görülmesi (malthus’u tersten okuma, yani çincesinden), Uludere’nin üzerini kapatma çabası ve yeni milli şefin bi siyaset yöntemi olarak laik kesimlerle, nüfusun kalanını rahatsız etmeyeceğini düşündüğü konularda, kedinin fare ile oynadığı gibi oynama merakı.


Buraya kadar eyvallah. Ama bunlar ne yapmalı’nın, nasıl yapmalı’nın cevabı değil. Belki ne olup bitiyor’un cevabı. 


Buna karşı biz (genel olarak sol ya da muhalefet) ne yaptık? ‘benim bedenim benim kararım’ dedik, bi de kürtaj eylemlerine erkekleri almadık. Mesela ben, aynı eylemin kenarından iki kere kovuldum, sonra başka kovulanları da gördüm. Kadınlar galatasaray’da eylem yaparken biz gidip bira içtik. Durum bu kadar absürdtü yani! Ama mesele bu değil, aslında bu da, yani mesele kişisel değil. Mesele ne? Mesele apolitizm. Daha doğrusu, apolitizmin, bi siyaset yöntemi olarak solun bir bölümü tarafından ısrarla ve hunharca benimsenmesi.


Solun yoğun bir politik hal içinde yaşadığı apolitizm, bir patinaj hali, kendi kendini yıpratma hali, 12 Eylül’ün bizde bıraktığı miras. Aşamıyoruz. Mahalle, mevzi savaşı veriyoruz. Siper savaşı. Üstelik böyle mevziler ya da siperler yok. Afaki ve fuzuli mevziler bunlar. Fasit bir dairenin içinde, yalnızlaştıkça sinirlenip, sinirlendikçe yalnızlaşmanın yollarını buluyoruz. 


Oysa ki, siyaset, eğer meselenin siyasi ve daha da fazla siyasileştirilmesi gereken bi mesele olduğu konusunda mutabıksak, özünde ittifak ve etkileşim kurma olayıdır. İttifak derken, elbette sınırları kesin ve belirli farklı gruplar arasında değil. Siyaset başkasının mahallesine girme, oranın gündem ve sorunlarını anlama, sonra onla bir bağ kurma, sonra da onu etkilemeye çalışma işidir. Bunu yaparken, siz de değişirsiniz, ama değiştirirsiniz de. Yani siyaset özünde bi etkileşim meselesidir. Kafanızda bi doğru vardır, ama ham haliyle bi işe yaramaz. Onu biçimlemeniz, o ana kadar ulaşamadığınız insanların, grupların, kesimlerin onunla bir ilişki kurabilmesi için onu rafine etmeniz gerekir. Bu taktik değil, ontolojik bir sorundur. Bu olmazsa ne olur? Sayıklama olur: Solun 12 Eylül sonrası tarihi kısaca huzursuz ve ateşli bir uzun uyuklama halinin tarihidir.


Kürtaj meselesi bu farsın tekrarladığı bi an olmaktan öteye gidemedi. Yasak, sadece laiklerin değil, akp’yi destekleyen insanların azımsanmayacak bir kısmının ve zaten siyasetle sürekli bir bağı olmayan milyonlarca insanın da anlayamadığı bir konu. Akp’nin orda biraz kararsız davranmasının nedeni de vatandaşın bu anlayamama hali oldu. İşte tam da bu örtüşmemezlik, tam da bizim sesleneceğimiz alanı ifade ediyordu. Yani sorun, karşı çıkanları bir araya getirecek, anlamayanlara da anlatacak bi zemin yaratmaktı.


Biz ne dedik? bu mesele kadınların, üstelik onların bireysel meseleleri, dedik.  Bir kere doğru değil. Şu anki haliyle de değil zaten. Yasa ne diyor, 12 haftaya kadar serbest. Yani kadının meselesi değil. O saatten sonra ceza hukukunun alanına giriyor. Anlaşılabilir nedenlerle. Yani zaten sadece benim meselem değil, bundan sonra da hiçbir zaman olmayacak. ‘Benim meselem’ argümanının sadece olayın geri planına  işaret eden haklı bir tarafı var: O da bu iktidardaki zevatın otoriter eğilimlerine işaret ediyor. Bu doğru ama spesifik olarak kürtaj meselesinin özü bu değil. Elbette bunu deşifre etmek lazım, ama doğru araçlarla.


Peki meselenin özü ne? Meselenin özü hükümetin referansının şaşmış olması. Yani hukukun dinselleştirilmesi ve üstelik en tutucu bir yorumla. Hükümet neden yasaklıyor, çünkü kendi öyle inanıyor. İslam inancı bunu söylüyor. İyi de kardeşim bana ne senin inancından? Bu kadar basit. Savunacağımız şey de bu kadar açık işte: Seküler ve özgürlükçü bir hukuk  anlayışı. Yani ‘benim meselem’ değil, bu ‘herkesin’ meselesi. Sadece beni seni değil, herkesi ilgilendiriyor. Dolayısıyla bireyselleştirici değil, sorunu genelleştiren ve farklı açılardan muhalefet edenleri bir araya getirici bi söylem lazım. 


İkincisi, bu politika ve yasa yapma biçimini tartıştırmak. Kardeşim kime sordun sen bunu, diyebilmek. Adamlar kanunlar çıkararak, insanların diline karışıyor, dindar nesil yetiştireceğim diyor, insanları hapse atıyor, öğretmenleri çok çalıştrıp, doktorları hedef gösteriyor… Oysa gereken ne? Tartışmanın kamuya açılması ve siyasette tekelleşmenin önüne geçilmesi. Sorunun kaynağı aynı, aynı siyaset ve devlet anlayışı, otoriter, benmerkezci, vs. Özgürlüklerin kaybedilişi herkesin meselesi. O yüzden ‘ben’ dememen lazım.


Ve sonuncusu, bu daha az önemli değil, ‘sen mi bakacaksın’ demek. O adamın yıllardır en ucuz demagoji ile çarpıttığı, suyunu çıkardığı ekonomik rasyoneliteyi yüzüne çarpacaktık. Benim annem dedi, mesela. İlk tepkisi bu oldu. ‘Sen mi bakacaksın?’ Aynen. Nüfus artacak, asgari ücretle ve zaman zaman işsiz kalarak Galip Usta gibi (bkz Memleketimden İnsan Manzaraları, giriş) milyonlarca insan bu gözü dönmüş yeni kapitalistlerin Mısır’a, Suriye’ye araba ve çikolata satması için çalışacak. hesap bu. 


Biz ne yaptık, sadece kendimizi mutlu edecek bir argüman ürettik, ‘bu benim kararım’ dedik. Ha bir de eylemlerimize desteğe gelen erkeklere siz 100 metre uzaga gidin dedik… Yani 20 senedir oynadığımız politik farsın, sadece kendimiz için, kendimizle beraber, ve kendimiz hakkında konuşma halinin devamına oy çokluğuyla karar verdik… 


ps. Biz tam da kadın bedeninin politika konusu haline getirilmesine itiraz ediyoruz, diyen varsa eyvallah. Ama onlar da kusura bakmasınlar, şu modern toplumda hiçbir şey politika dışı kalamıyor. Oyunun kuralı bu, üzgünüm.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

geleceğe dönüş

Bu şekilde iki tane subjektif göndermeye dayanan, üstelik bayat, bir başlık atmak istemezdim, ama kendimi alamadım, özür dilerim - Neden mi özür diliyorum? Çünkü, içtenlikle, hayatın sadece self-referanslarla yaşanamayacağına, şu kıç kadar dünyanın orasına burasına yayılmış zilyon tane insan ortak bir iki referans yaratamadığı (ki bunun ortalamasına belki objektivite diyebiliriz) için dünyanın bir jungle’a dönmekte olduğuna dair düşünce demeyelim de, işte mütevazi bi kanaatım var da ondan. Yani herkes sadece kendi ağzından çıkanı duyarsa ne kadar yol alabiliriz sevgili okur! Ama nedir, tam da bu (yani sadece kendiyle meşgul olma hali) milli ata sporumuzdur, ve de en alasından yeni anayasa yapılsa da, Türk’ü atıp Türkiyeli tanımını en demokrat hukukçular yapsa ne olur, yapmasa ne olur?


Şimdi düşünün ki bu ülkede, dünyanın öküzün boynuzunda durduğu fikrinden daha inandırıcı olmayan nice şeye inanan varillerce insan var. Biz Behzat başkomseri bu yüzden sevmedik mi? Evet bu decade’in lafı, saçma sapan konuşma’dır.


Neyse uzatmadan, iki referanstan biri, en son yakın geleceği yazmış olmam, o yüzden oraya dönüyoruz, ve sonra ortadan kaybolmamdı. İkincisi de, malum bir tarih tezi yazan kişi olarak, son aylarımı Kemalist idarecilerimizin 1930’larda uyguladıkları acaip ve karmakarışık ithalat politikalarımla rezil etmiş olmamdı. Dolayısıyla gene dönüyoruz.


Peki dönüp de gördüğümüz nedir? Tane tane yazayım ki açık olsun:


* Bi kere bi bok olmuyor. Son 6 ay pek çok açıdan önceki 1 senenin tekrarı olarak cereyan ediyor. Bazen olur öyle: Status quo’dan sıkılalım diye, tarih bi ara kendini tekrara verir. olaylar; trajedi, fars, suyunun-suyu, kanıksama evresi, sonra da aslında gereksizleşmiş olanın devrim görüntüsü altında unutulması döngüsünde tekrar eder. Sonra federaller, pardon liberaller, ama işte olumlu gelişmeler de var diye vızıldarlar, gerçek devrimcilerse şaşkın şaşkın etraflarına bakarlar.


* Sanırım Leyla bacı, bu döngüselliklerden sıkılmış olacak ki, bi açılım yaptı, ama bütün niyetine ve kendine saygımıza rağmen, şunu söylememiz lazım: büyük usta’nın dediği gibi tarih önüne sadece çözebileceği sorunları koyar. Leyla’nın aşırı özgüveni, elbetteki konjonktür ve onun afacan oyuncuları tarafından şişirilmiş özgüveni, RTE’nin geçtiği dalganın dalgalarına çarpıyor. Leyla’nın tarihte bireyin rolü üzerine daha gerçekçi ve kapsamlı bir okuma yapması elzem. elbette kurtlarla dans etmek için kurt olmak gerekmez, ama en azından biraz çevresinin çevresinin sözünü dinlese iyi olur. Soru şu: Gene köyüne mi dönecek? 


* Bununla beraber ve bunun ötesinde, daha genel olarak değişmeyen şey, kürt meselesinin buzluğa konulmuş olması gerçeği. elbette bunun faili allahlar, bi şeyi buzdolabına koyunca yok olmayacağını iyi biliyorlar, ama ellerindeki şeyi ne yapacaklarını bilmiyorlarsa başka alternatif be olabilir ki? Ha şu bi aydır, ki Leyla’nın Kürt açılımına da vesile olan odur, aklı evvelin biri buzluğun kapağını açıverdi, ne olup bitiyo diye merak ettiği için. Ama burdan, sevgili dostlarım, bırakın demokrasiyi, yani Zana’yı, Kemal Burkay bile çıkmaz. Yeterince açık herhalde.


* Tabi ki, bir chp milletvekilinin meclis kürsüsünde ilan ederek genç hegel’cileri mezarında zıplattığı gibi, ‘diyalektik diye bi şey var, her şey birbiriyle ilişkilidir’, ve herşeyden biraz daha fazla biçimde, olaylar aslında Suriye’de geçiyor. Ama bunu anlamak için gündemi Woddy Allen’ın aksine hızlı değil tam tersine bayağı yavaş okumak gerek. Soru şu: 2004 fırsatını (Irak) kaçıran AKP, 2012’yi (Suriye) yakalayayım derken tarihte tekrar diye birşey olmadığını ihmal mi etti? Soruyu, muhtemelen hiçbi şey söylemeyecek olan uluslararası ilişkiler uzmanlarına bırakıyorum.


* Son olarak: elbette abartıyorum, değişen bazı şeyler var. en başta şu: herşey kabak tadı vermeye başladı, birinciliği de buna en müsait olana yani akp’ye verdiler. yani nedir allasen bu kürtaj mevzusu? bu zevatın cebinden çıkaracağı başka bi şey kalmadı mı? Şu aziz millet üzerindeki bu deli gömleğini atmayı bi ara akıl edecek mi? Muhakkak ki evet.


* Soru baki: Çok partili hayata ne zaman geçeceğiz?


esen kalınız…

8 Şubat 2012 Çarşamba

Yakın geleceğin kısa bir tarihi

Ömer Üründül gibi başlarsak, futbolun enteresan bi oyun olmasi gibi, Türkiye de enteresan bir ülke. Şöyle ki: Herkes her zaman hiçbir şeyin değişmediğini düşünse de, katı olan herşey mütemadiyen buharlaşıyor bu ülkede. 


2010 yılı itibariyle, akp’liler sonsuza kadar iktidar olacaklarını, ve onlardan daha ikna olmuş biçimde muhalifler de, özellikle kemalistler, rte’nin yakında padişahlığını iddia edeceğini düşünüyordu. Buna göre her şeyin sonuna gelmiştik, imkanı olanların yapması gereken ülkeyi terketmekti, kalanlar artık meşreplerine göre kendilerine içkiye, platese ya da organik gıda tüketimine verebilirlerdi. Aslında bakarsanız muhaliflerin korkuları tümden haksız çıktı da denemez, rte gerçekten padişah benzeri bi sey oldu, ama şu postmodern çağda ne kadar olabilirse, ve Danimarka kralı ne kadar kralsa artık!


İşte tam da bu nokta akp’lilerin ve onların kilisedeki işbirlikçilerinin yanıldıkları nokta oldu: Tarihe biraz lineer bir determinizmle yaklaşmaşları bir facia idi. Buna göre kemalist cumhuriyet aslında kazara degilse de biraz zorlamayla açılmıs bir parantezdi, ve kaçınılmaz olarak bu parantez 2008’de kapandı. Evet bi acıdan hasta adamın iyileşmesi bir kaç yüzyıl almıştı işte ve ama gücünde kuvvetinde yeni Osmanlı tekrar oyun sahasına dönüyordu. Kemalizmin ölümünden eminlerdi, ve en az onun kadar uzun sürmesi ve belki 28 şubatçıların dediği gibi bin yıl sürecek (ki o kadar sürmese de olurdu hani!) bir postmodern imparatorluğun yöneticileri gibi görüyorlardı kendilerini. Üstelik tevekkeli degil rejim kendi Sukru Kaya’si olan içişleri bakanını da bulmuştu: İdris Naim. Muhtemelen çocuksu bir acımasızlıkla muhaliflerin ümüğüne binen bu adam da buna bayağı bir inanmıştı.


Evet yeni rejim kemalizmden nefret eden bir rejimdi, ancak kimi uyanık çağdaşlarının da haklı olarak tespit ettiği gibi pek cok şekillerde ona benziyordu.(1) Biraz daha renkli ve öngörülmesi zordu. Ama siyasete esasinda bir devlet yönetme meselesi olarak bakması açısından onun mirasını devralıyordu. 


Peki ne mi oldu? Rejimi kuran faktörler onun gittikce silik bir hayalete dönüşmesine de yol actılar: Politik beceriler/beceriksizliker, şans, uluslararası faktörler ve toplumun derinliklerinde yaşanan tektonik değişimler. 


Herşey garip bir şekilde, CHP ile başladı. Baykal’ı düşüren güçler yatak odasının yatak odasından fazlası oldugunu hesap edemediler. CHP’nin başına gelen kılıçdaroğlu, sadece gene Baykal’ın çok iyi öngördüğü gibi, dürüsttü ama berbat bir politikacı idi, ve CHP’nin üzerinde durduğu dengeleri korumasını beceremedi, ve kimbilir belki kimse zaten beceremeyecekti. Kemalistlerin kurumuş kalmış entelektüel argümanlarını biraz memur kafasıyla eğip bükmeye çalışan bu adam 2014’teki seçim yenilgisinden sonra  partideki muhalifler tarafından yerinden edildi. Kemal bey hayatının son dönemindeki bu politika oyununu kalan yıllarında değerlendirmek için Dersimdeki köyüne karısıyla birlikte döndü. Kendisini hala torunlarıyla birlikte kimi belgesellerde izleyebilirsiniz… Bunun üzerine CHP’nin artık aynı sakızı çiğnemekten sıkılmış genç eğitimli tabanı ve daha çok alevilerden müteşekkil kesimi boşta kalmış oldu. İşte burada Kürtleri ve her nasılsa artık solcuları da arkasına almış sırrı süreyya’nın da etkisini görüyoruz. Evet tam tamına böyle oldu: rte ye ve elbetteki MHP’ye karşı içinde nefretten baska bir şey barındırmayan aleviler kime yönelebilirlerdi ki başka? İşte kürtlerin ve solcuların 12 eylül’le birlikte dışına itildikleri sahnenin ortasına gelip kuruluvermeleri böyle oldu. 2018 seçimlerinde yüzde 12 oy aldılar, ve ona eşlik eden dinamizmleri ve muhalefetleri ile bugün ülkenin zinde kesimini onlar oluşturuyorlar.


Bu arada genelde sol yükselirken olan oldu, ve sağ da yükseldi, tabi bunun için, başlarındaki o adı neydi, renksiz adamdan kurtulmaları elzemdi. İşte hikayenin nuri bilge’ye ye bağlandığı kısmı burası. Siyasetten hep uzak durmuş ve/ama olağanüstü bir taşra portresi çizmiş bu adam, o çizdiği portreden olağanüstü bir faşist lider çıkacağını nerden bilebilirdi ki? Maalesef öyle oldu ve bir zamanlar anadolu’nun geçtiği ankaranın keskin ilçesinin mhp’li belediye başkanının yükselişini önce kimse engellemek istemedi, sonra da engelleyemedi. Önce anketlerdeki ‘en beğenilen belediye başkanı’, sonraları ‘en beğenilen lider’ ve sonra da ‘kimi başbakan olarak görmek istersiniz’ sorusunun cevapları Kıvanç Türkmen’in exponential yükselişine işaret etti. E katıldıklari onca parti kongresinde o konuşurken ve garip sayı hesapları yaparken uyuklayan ve zaten sayılarla arası hiç iyi olmamış mhp delegeleri de, biraz adrenalin peşinde türkmen’i yeni liderleri ilan ediverdiler. Faşist olabilir, ama bu hakkını teslim etmemize mani olmamalı: mhp’nin uzun uykusundan uyanıp, şizofrenik gençlerin oyunu alabilmesi, biraz karizma ile 2010’lardaki büyük buhranların tarumar ettiği kentli orta sınıflari ajite edebilmesi, biraz da Türkiye’yi Keskin’den okumanın da mümkün olabildiğini anlamasındandı: Bu küçük bozkır kasabasındaki boşluğun içine şaşı bakarsanız dünyayı görürsünüz! 


Akp’ye ne mi oldu? Tayyip’i sadece o yıllar süren hastalığı yıpratmadı, o baş belası cemaatçiler de adamı hırpalayıp durdular. İsteklerinin bir türlü sonu gelmiyordu ve siyasette kuraldır, taviz verince bunun sonu gelmezdi. Çankayaya çekilmişti, hatta çankayada bile bodrum katında yatıyordu. TV izlemiyor, kemalist yorumculardan nefret eden bu adam kendi yandaşlarının konuşmalarını bile midesi bulanmadan izleyemez hale gelmişti. Hele o kadın aman allahım!!! Sahi Mustafa da böyle değil miydi, o da peşisıra gelen zaferlerin arkasından kendini içkiye, yalnızlığa, hakara makaraya vermemiş miydi? Zaferlerinden yorulan, yandaşlarından bezen, misyonunu doldurmuş bu iki adamın benzerlikleri çoktu. Biri leblebi yiyip rakı içerken diğeri rezene çayı içse de bu böyleydi. Üstelik kendi yerine partisinin başına bıraktığı adamların enerjileri ve hırslari vardı ama içgörüleri yoktu. Ruhları boşalmıştı. Tarih bilinçleri eksikti, ve entelektuel yetenekleri sınırlıydı. Gaz pedalı alınmış bir araba hızın hızıyla ne kadar ilerleyebilirdi? Soru buydu. 


E tabi buna eşlik eden şeyler de olmadı değil, israil’in iran’a yaptığı o aptalca saldırının alt üst ettiği finansal piyasalardan Türkiyeye iki üç yıl boyunca doğru dürüst para gelmemiş, bu da onu bayağı yormuştu. Eninde sonunda altyapı üstyapıyo belirler ki son tahlilde ülke ekonomisinin kronik zayıflıkları dönemsel iyileşmeleri alıp götürür. Başkasının parasıyla büyüyen bu ekonomi, ille de Çin’i değil (ki neticede orası çok uzaktı), kadim düşmanı Yunanlılari taklit ediyordu. Evet kamu cok harcamıyordu, ama vatandaşın harcamasını da alabildiğine teşvik ediyordu. Neoklasik iktisadın azılı savunucusu olan ekonomi yöneticileri bunu gördüler elbet, ama ben bu noktada Marquez’e basvurmak istiyorum - siz ne demek istediğimi elbette anladınız! Cari açığa karşı tek argümanları fahiş enerji faturasıydı, ve bu yüzden deli gibi nükleer enerji peşindeydiler. Zamana karşı yarış vardı, nasıl iranlılar nükleer silah peşindelerse Türkiye de bütün umudunu enerji işine bağlamıştı. Sonuçta bir ekonomi bina yıkıp yenilerini yaparak ne kadar büyüyebilirdi?! Finans kapital nezle olunca Türkiye hasta oluyordu, e onun da uzun dönemli nezle olacağı tutmuştu. Kemalistler değilse bile rte, ayaınin altındaki halının yoksullara verilen yardımlar değil, olağanüstü dinamik tüccar sınıfı olduğunun farkındaydı, ama ticaretin genellikle mali piyasaların ve rekabet gücünün peşinde gittiği aşikar değil miydi? Neyse, bu kadar ekonomi yeter, sonuçta Türkiye, ekonomi açısından, ateşi bi inip bi çıkan hasta atın üstündeki kovboydan farksızdı.


Evet 2020 itibariyle neredeyse bir sara nöbetine tutulmuş bu ülke nereye gidiyordu? Herşeyi unutmak, unutamadığında unutuyor gibi yapmak, çocuksu ama o kadar da sevimli olmayan bir hayalcilikten muzdarip, muhafazakarların özünde herşey iyiye gidiyormuş gibi yapmalarından biraz artık yorulmuş, sağda ve solda heyecan ve fikir arayan bu ülke, bağırıp çağırmaktan yorulmuş, sabırsız bir bekleyiş içerisindeydi…


(1) Bu uyanık çağdaşlardan biri de döneminin muzır gazetecisi Ahmet Hakan Coşkun’du. Ahmet Hakan’ın gerçekten yürekler paralayan sonu 88 kuşağının dramatik bitişlerinden biri olabilir. 88 kuşağı derken neyi kastettiğimi sanırım açmalıyım: Bu kuşak olağanüstü politize 78 kuşağından abilerine ablalarına, dayı ve teyzelerine aşık bir kuşaktı. 12 Eylül olduğunda daha çocuktular, ve dünyayı şaşkınlık ve aşkla izliyorlardı. Bir kısmı 1980’lerin o karanlık yıllarında üniversiteye gittiler, orada bir önceki kuşağı taklit etmekle meşgul oldular. Yalnız ama heyecanlı ve iyimserdiler. Ben bu kuşagın devrimci olanlarının bir kısmını tanıma fırsatına eriştim. Gerçekten iyi insanlardı, ve sizinle konuşurken yüzünüze bakmaya bile utanırlardı. Belki de geçmişte işlenmiş bir büyük suçun utancından azap duyuyorlardı! Devrimle ilgili 78’lilerin aksine gereksiz hayalleri yoktu, belki hiç olmayayacak bi duaya amin diyen ve bunun farkında olan bir insanlardı bunlar. Beyazıt ve ortaköy’deki kahvehanelere takılır, bol çay ve sigara içerler, ve edebiyattan, politikadan ve cezaevlerindeki akrabalarından konuşurlardı. Mesela çoğu ekin-bilar’ı bilir. 1980’lerin sonu paneller tartışmalar devriydi, yeni bir dünya kuruluyordu, en azından kafalarda, ve onlar da bu kuruluşa tanıklık ediyorlardı. Bu kuşağın bir kısmının üzerine sonradan duvar çöktü, ama o duvara rağmen ayakta kalmayı başaran da çoktu. Bu kuşagın devrimcilerine ironik biçimde babalarımızın ismini dağlara taşlara yazdığı Ecevit hükümeti zamanında yapılan cezaevi operasyonu ve sayısız açlık grevleri ve direnişler son darbeyi vurdu. 


Ahmet Hakan benim şahsen çok bilmediğim islamcı ekip akıncılardandı. Bugün geriye doğru bakıldığında kendi kuşağının islamcıları arasında belki de tek 68’li idi. Herşeyden önce entelektuel heyecanı vardı, temel derdi dünyayı anlamaktı, ve evet bütün o insanlar onu çok eğlendiriyordu. Ahmet konuşma ve anlama yetenekleri sayesinde, ki o camia bunlar açısından solculara göre biraz dezavantajlı idi, öne çıkmakta zorlanmadı. Önemli bir gazeteci ve sunucu oldu. Ancak biraz büyüyünce kendisi dışında herkesin 1980’lerin ötesine geçtiğini, evlendiğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu, biraz tüccarlaştığını, bi vekillik bakanlık peşinde koştuğunu, kendisininse o güzel eski günleri özlediğini farketti. Zaten eski arkadaşları ile arası biraz bu nedenlerle açılmışken, trendleri okumak dışında gerçekten pek bir meziyeti olmayan ve aslında biraz okumuş bir cahilden fazlası olmayan ertuğrul özkök’ten gelen teklifi kaçırmadı ve artık laikcilerin de gözünün önünde yeni bir medya grubuna geçti. Bundan sonraki yükselişi ise öncekinden daha hızlı oldu. Bunun için dahi olmasına gerek var mıydı ki? Hürriyet gazetesi düşünsel yeteneklerinin neredeyse tamamını tüketmiş, dünyaya at gözlükleri ile bakan, orta yaşlı pseudo-entelektuellerle doluydu ve ahmeti bir tek ayse arman zorluyordu. Bence bunun üzerine biraz düşünün! Üstelik şunu tahmin etmek de zor değildi: En azılı laikçiler bile hayran oldukları yılmaz özdil’den sonra onun köşesini okurken daralmış damarları açılıyor ve yüzlerine biraz gülümseme geliyordu. Biraz şakacı, nüktedan, duyarlı, politik doğruculuğu inceden yapan, herkese tatlı bir üslupla zaaflarını hatırlatan bu adam işte tipik bir 88’liydi: Hayalci, ilkelere inanan, herkesin bu kadar iktidar pesinde koştuğu bir ortamda doğrulardan bahsetmenin sıkıcı olmadığının farkında, çoğu zaman ortamı eğlenceli konularla hülya avşara filan laf atmakla yumuşatan adam. 


Üzülerek söylemeliyim ki, Ahmet’in sonunu getiren, ne azılı düşmanları olan ve onu döneklikle suçlayan ama bu arada kendileri dönekliğin kitabını yazmış islamcılar ne de ona hiçbir zaman güvenmeyen kemalistlerdi. Bir gönül meselesi dersek de biraz abartırız. Olay şu şekilde oldu: Galiba 2013’un kış aylarıydı, Ahmet ‘bana yıllardır kimse kazak örmedi’ diye bir twit atmıştı. Bunun üzerine şehirde yüzlerce kadın hemen bir iplikçinin yolunu tutmuş, ve çoktan ‘annemle sana kazak örüyoruz, kırmızı mı olsun :)))’ tarzı  yanıtlar vermişlerdi bile. En başta da Ahmet’in karşı apartmanında oturan o kadın. Herkes işin gırgırındayken o kadının bu işi çok ciddiye aldığını kim bilebilirdi? İşte Ahmet o kadının kazak ördüğü şişlerden birinin kurbanı oldu. Olay yeri nişantaşı house cafe, tek tanık o sırada ordan tesadüfen geçmekte olan kör bir balıkçı idi. Neyse ki Ahmet bu saldırıyı atlatabildi, ama içindeki çocuk hayata küsmüştü, yapacak bi şey yoktu. Kalan yıllarını, her hafta evine kargocuların getirdiği kazakları deneyerek geçirdi.

1 Ocak 2012 Pazar

Who is who/3

Sırrı Süreyya Önder


Meclis kürsüsünden hafif yana kaykılmış kabadayı duruşuyla, bir kısım tüccar ve eski bürokrata verdiği kısa sosyoloji dersini ‘bunları bir değerlendirin’ diye bitirdiğinde zaman sanki bir lahza duruverdi. O an kendimizi son iki yüzyıla damga vurmuş bütün sosyal kargaşaların bir özetini izlerken bulduk: Tarihi haklılığına inancından başka kaybedecek bir şeyi olmayan devrimcinin egemen sınıfı küçümseyişi, vakarı ve haklı gururu.


Yine meclis konuşmalarının satır aralarına sıkıştırdığı ‘mesele sınıfsaldır’ lafı tarih meleğinin bize göz kırpışı mı, ölülerimize gönderilen bir selam mı, yoksa yakın çevresindeki ortodoks marksist arkadaşlarının gazını alma çabası mı?


Hiç tanımadığımız ama çok özlediğimiz uzak akrabamız: Onu çok bekledik. Marksist teori ile halk deyişlerini ve de Saidi Nursi’nin kıssalarını aynı potada eritebilen, ve ancak bunu yaparken hile yapıyor gibi görünmeyen.


Sırrı hiç okula gitmedi. Neşesini, parıltısını ve anlayış derinliğini koruyabilmesi bundan.