ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

27 Aralık 2011 Salı

Who is who/2

Tayyip Erdoğan:


Eternal REYIZ ya da yeni rejimin ebedi şefi. Müesses nizamcılar içinse eternal Deccal.


Ne kadar parası olduğu çok tartışıldı ama bir neticeye varılamadı. Bilhassa yoksullar tarafından seviliyor, o yüzden bunun tartışılması normal.


Zenginleri tabi ki seviyor, ama bunu Özal’ın aksine söyleyecek kadar şuursuz değil.


Kendisi Kızıl Sultana özeniyor olabilir, ama Yavuz Selim benzetmesi daha uygun. İki eksiği var: Saçlarını kazıtması lazım ve küpe takması. Benzetmeyi zorlarsak halifeliği ilanına da şunun şurasında çok kalmadı.


Tayyip liseden sonra üniversiteye devam etmedi, çünkü hayatta yapacak daha önemli şeyleri vardı.


Abdullah Gül:


O gülümseyen yüz neleri saklıyor acaba? İşte Makyavelli’yi hatırlamanın zamanıdır. Bir de Fatih’in meşhur portresini akla getiriyor: Gül bir elindeki gülü koklarken, diğer elinde kamçısını tutuyor. 


Restoratör ve de milli şef olacak mı? Kilise ile ilişkisi ne? Bunlar henüz cevaplarını arayan sorular. Soruların cevaplardan çok olması onu daha da ürkütücü yapıyor.


Mahallenin muhafazakar kariyerist genci, hep takım elbise ile dolaşıyor, ve ama mahallenin solcuları ile de arada takılmayı zaruret sayıyor. Solun kendisinden başka herkese faydası olduğunu görecek kadar akıllı. 


Maklubenin yanında su içiyor, ama şarap kadehinde.


Abdullah doktoranın ilk senesinde, ne yazacağı aşağı yukarı belli, ama çok ketum kimseciklere söylemiyor.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Who is who/1

Beşir Atalay: Züğürt ağanın babası gibi, her ‘yeni bir demokrasi paketi geliyor’ deyişi, ‘karı isterem’i hatırlatıyor. Sevimli ama gerçeklikten uzak. İlkokulu bitiremedi.


Bülent Arınç: Daha önce ‘konuşmayı biliyor’ demiştim, eklemeliyim ki ağlamayı ve ağlatmayı da biliyor. Zaten başka yapacak işi gücü olmayan ülke için bulunmaz hint kumaşı. Şu arap diyarları sakinleşene kadar bodrum katına kilitlenen kürtlere de ağladı işte. Ah bülent ah! Gözü yaşlı edebiyat öğrencisi, Beyazıt’ta muhafazakar çaycılarda takılır, elinde Sezai Karakoç.


Halil Berktay: İçimizdeki Christopher Hitchens ya da Orwel. O olmasaydı, kadroyu Murat Belge doldurabilirdi, ama maalesef Belge’nin kafası o kadar berrak degil. Belge nerde duracağını bir türlü kestiremiyor, ki bu çok fazla okumuş olmasından mı okumamış olmasından mı karar veremedim. Halil lisansın ilk sınıfında, o yüzden çok saçmalıyor, ama bunun farkında değil.


Kılıçdaroğlu: Devlet dersinden beşten şaşmaz altıyı aşmaz devlet memuru. Dersim sorununa dersim halkının verdiği ironik yanıt. Taşra okulunun doğru Ahmet’i, ama sonra Ankaraya taşınınca kendini öğrenmeye kapattı. Yaşı hep 55. Biraz büyüseydi ögrenmeyi de öğrenirdi.


AKP (tüzel kişilik olarak): ‘Mış’ gibi yapan ve ikna edici olan. Kürt sorunu yok’muş’ gibi yapıyor, ekonomi süper’miş’ gibi yapıyor, ortadoğuda lider’miş’ gibi yapıyor… Güzel ve derinlikli bir felsefe sorusunun spekülatif yanıtı. Yalnız, güzel ve romantik halkımızın kısa rüyasi ya da kabusu. Acar bir erkek ortaokul öğrencisi: Nobran, hiperaktif ve hırslı. 

14 Aralık 2011 Çarşamba

memur-şair

Hani bir adam var, Ankara’da oturuyor. Daireden çıkınca Sakarya’da hep takıldığı bir birahane var, işte orda bi kaç bira içiyor, sonra da sanırım eve gidiyor -bunu tam olarak kimse bilemedi- Yani bu aslında bi klişe ama Faruk abinin de gidip bizzat görüp tespit ettiği gibi böyle çok adam var. bunlar ekseriyetle tek başlarına oturup bira ve sigara içip, kalabalıkları izliyorlar. Önlerinde de bir küçük kağıt parçası mı var ne? Söylemeye gerek yok ki, bu adam şair aslında, yani şair derken şiir yazıyor, işte her gün olmasa da bazen bir ilham perisi iki yudum birasına eşlik ederse bir şeyler çiziktiriyor. Bu adam Siyasal Bilgileri bitirdi 12 Eylül’den sonra, şimdi Maliye’de müdür. Maliye’de olmasa da ona benzer bir yerde. Hatta ayıptır söylemesi parasını kendi cebinden çıkarıp verdiği bir şiir kitabı bile var. 


- benim eski bir ev arkadaşımın böyle hayatta tek şiir kitabı basmış adamların kitaplarını toplamak gibi acaip bir merakı vardı. Bence böyle bi koleksiyon dünyanın hem en sıkıcı hem de en enteresan koleksiyonu olabilir. bence birisi bu konuda doktora tezi bile yazabilir, counterfactual history örneği olaraktan, acaba edebiyat tarihinin derinliklerine fırlatılmış bu noktalar becerikli bir ressam tarafından birleştirilse, burdan yepyeni bir şiir yorumu, hani tesadüf işte, çıkabilir mi gibi bir sorudan hareketle-


neyse işte, şimdi dünyanın bütün şairleri marx’ın çağrısına kulak vererek bir araya gelse, ve aralarında tartışıp bir karara varamayıp sonra dağılıp Konda’ya bir anket düzenletseler, çok açık ki kararsızlar da dağıtıldıktan sonra ezici çoğunluk bu adamın kötü şair olduğunu iddia edecektir. Haklılar, bu adam gerçekten iyi şair değil. -Yani ben söyleyenin yalancısıyım-


Şimdi mesele şu ki, bu adamın arkasından konuşan en yakın arkadaşları dahi, şairliği beceremediği için maliye’ye girdiğini memuriyete yöneldiğini söyleyecekler. İşte ben bugün burada açıklıyorum ki, olay böyle değil, tam tersi şekilde vuku buldu. Bu adam kötü şair olduğu için memur olmadı, aksine memur olduğu için aslında pek de fena olmayan şiir yeteneği buharlaştı gitti. En azından tarihin materyalist açıklaması bunu gerektiriyor.


Neden böyle oldu, işte bunun açıklamasını değerli okuyucular, belki yarın belki yarından da yakın yapacagim, ama belki de hiç yapmayacagim. Bekleyelim görelim.


ps. Şimdi hemen heyecanlı ve dikkatli okurların bazıları işte Cemal Süreya da vardı, şuydu buydu diye örnekler verecekler. Onlara sakin olmalarını, konunun istatistikle, zamanla ve mekanla, istisnaların bazen kuralları kanıtlayabilme ihtimaliyle vs. ilgili olduğunu hatırlatacağım. 

28 Kasım 2011 Pazartesi

Murat Belge'ye küçük bir sataşma

Benim aksime Murat Belge’nin yeni kitabına (‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’) bakmakla yetinmeyip biraz da okuyanlara iki sorum var - özür dilerim ben eskiden kendisini biraz okumuştum ama artık kafam almıyor-:


1. Kitapta İtalya, Hindistan ve Yunanistan’dan da ziyadesiyle bahsedilmiş. Yani aslında eldeki 3 örnek, Almanya, Türkiye ve Japonya, diğer 3 örnekle kıyaslanmış. E peki onların isimleri neden kapağa konulmamış, onların başı kel mi? Onlar ‘tarihsiz uluslar’ mı (see Engels), üçüncü beşinci dünyalar mı? (Bu sorumu gereksiz bulanlara, Belge’nin bir kac ay önce Yunanistan krizi ile ilgili yazdığı yazıyı salık veririm) 


2. Sayın büyüğümüz Belge’nin böyle epik boyutta ve içerikte bir kitabı yazmış olmasının şaşkınlığıyla - itiraf ediyorum akademik bir hastalıkla - kaynakça bölümüne baktım. Enteresan şu ki, kaynakların yalan söylemeyeyim saymadım ama, tahminen yarısından fazlası Türkiye ile ilgiliydi!! E garip değil mi? O kadar ülke var, Murat abi o kadar malumatı -tabi varsa- nerden toplamış ki? Belki çok okumuştur ama kendisi Sırrı abinin deyimiyle bezgin oldugundan not almayı unutmuştur. Olabilir mi? Ya da acaba o kadar ülkenin tarihini Türkiye tarihi üzerinden okumaya mı çalışıyor, e o zaman her ülke için 2-3 kitapla idare edilebilir diye mi düşünce acep?


Neyse ben sonuçta bi ara vaktim olduğunda bi bölümünü okuyacağım ama sevgili okur, içtenlikle söylüyorum: Korkuyorum… 

1 Ekim 2011 Cumartesi

rozet ve dil surcmesi

Eger bugun mecliste oynanan oyun siyah beyaz bir filmse Ertugrul abimizin yakasindaki o rozet filmi renklendiren tek an oldu. Becerikli bir sair, sirf o noktaya odaklanip cok icli bir siir yazabilirdi. “Askolsun sana cocuk askolsun!”


Leyla ablamizin muhtemelen surcen dili ise “tarih melegi”nin siyasi konjonkturden aldigi kucuk ve sevimli bir intikamdi. Benjamin yasiyor olsaydi o ana odaklanip tarih uzerine tezlerine rahatlikla devam edebilirdi..


Ikisine de askolsun ki su ugursuz 2011 yilindan bize hatirlamaya deger iki an armagan ettiler…

23 Eylül 2011 Cuma

Uzun Sonbahar'a giris notlari

- radikal’in zaman’lasmasi. her konuda hukumetin apolojisini yapma isi, akif beki’nin kosesinden mansetlere tasindi. son donem kurt sorunu haberleri kotu niyetli ve tarafgir. psikolojik savas icin zaten hukumetin elinde yeterince gazete yok mu? 


- Bir gazetemiz bile yok, anliyor musunuz?


-akif beki’yi gecen akmerkez’de gordum. yani bu yeni islami elitin ahmet hakan’dan farki nisantasi yerine akmerkez’de takilmak midir? ayrica kendisi ve surekasinda para bulmus taze futbolcu havasi yok degildi. neyse, bir sure sonra herhalde paralarini da iktidarlarini da sindirirler.


- bir zamanlar anadolu: bu sonbaharin ilk guzel seyi. NBC bu kez iyi is cikarmis. Uc maymun’da NBC’nin baska dunyalara (baldiriciplaklarin dunyasi) girmeye calismasini, Iklimler’de de kendi ic dunyasini sevmemistik. NBC bu kez, biraz da yardimla, guzel bir tasra hikayesi cikarmis. Biraz sahici ve icerden bir senaryo, biraz yilmaz erdogan/ercan kesal’li saglam bi cast biraz da turk aydininin imdadina her zaman yetisen rus edebiyatindan cehov katkisi. NBC’nin magnum opusu.  


- kongre hareketi yavas yavas ilerliyor, guzel seyler olmasini umuyoruz. eli yuzu duzgun bir sol hareket, cehaletin, irkciligin, yuzeyselligin, ve iktidara tapinmanin norm haline geldigi su ugursuz gunlerde bize biraz nefes aldirabilir…


- ‘Eternal’ kurdish question uzerine: Son donem olup bitenler uzerine, Aysel Tugluk guzel bir yazi yazdi. AKP’nin kurt politikasinda neden U-donusu  yaptigi sorusu hala net degil? Tugluk zaten hic niyetleri yoktu diyor. Belki de oyle ama ben arap bahari ile bir ilgisi oldugunu saniyorum. Eger ilgisi varsa, yani yeni middle east cografyasinda bugun ozerklik veririz, yarin bu ayriliga gider diye dusundulerse, sorun sadece bir 10 yil otelenmis olur? ben hep diyorum, idare-i mashalatcilik ve iktidara yapismanin her turlu diger seyi oncelemesi bu ulkede elitlerin (geleneksel ve islami olanlarin hepsi) ortak yonetme sekli. bunun otesinde bir sofistikasyon aramak bosuna..


- to be continued… 

11 Eylül 2011 Pazar

Orhan Pamuk: Saf ve dusunceli romanci

Pamuk Harward’da verdigi konferansta saf ve dusunceli romancilar ayrimi yapiyor, ve kendisini ortaya bir yerlere yerlestiriyor. (Ayrimin anlamini bana anlattirmayin, gidin okuyun!) Hatta daha da oteye gidip bunu iyi romanin olcutu haline getiriyor.


Ama bence roman ve romancilik uzerine verdigi bu uzun lecture’in kendisi Pamuk’un saf filan degil, dupeduz “dusunceli” bir romanci oldugunun kaniti. Bunu kendisi de kabul etsin, sonra hepimiz isimize bakalim, olur mu? 

Eagleton: Marx neden hakliydi?

Prens Charles “O korkunc Terry Eagleton mi?” diye sormustu. Korkunc Terry’den olumlu anlamda “korkunc” bir marksizm savunusu. Keyifli bir pazar aksami okumasi. Marks hakli miydi, sorusuna bence en iyi cevabi bir edebiyat profesoru verebilirdi zaten. Sarki dinler gibi okuyun… 

Kim kor etti senin gozunu?

AKP Turkiye elitlerinin yonetme yetenegine hic mi katki yapmadi? Bence yapti. Express’in son sayisinda Hopa olaylari uzerine Basaran Aksu ile yapilan roportajdaki su kelimeler bence sorunun cevabini ozetliyor:


"Cocuklari dovuyorlar gozumun onunde, badem biyikli bir polis gelmis, "nerden cikariyorsunuz, kim dovuyor?" diyor. Kim kor etti senin gozunu?"

9 Eylül 2011 Cuma

>> Ece Temelkuran: Sinifsiz domates

Link: >> Ece Temelkuran: Sinifsiz domates

Ece’den yersiz bir yazi geldi. Bu “temizlikci kadin” mevzusu ile ilgili daha once Hasan Bulent de sacma sapan bi yazi yasmisti. Benim solcu entelektuellerden nacizane ricam ozel hayatlarindan politik derslerle dopdolu yazi cikarmaya calismasinlar. Olmuyor… Gene kurt sorunu, akp filan o konularla ilgili solduyulu yazilar yazsinlar, bence yeter.


Ece’ye sorum: MAdem utaniyosun neden yapiyosun, utanacaksan yapma. Hadi ille de yapacaksin, olabilir insanlik hali, neden bunu yaziyosun? Burdan biz okuyucu olarak ne ogrenebiliriz ki?


Ikincisi ve daha onemlisi Ece’nin acilen bir isci sinifi kulturu uzerine okuma yapmaya ihtiyaci var: Emekciler boyle hayvanlardir iste, bir aylik maaslariyla ayakkabi alan patronlarini dusunup onlara domates gonderirler. Bunda yadirganacak degil, ogrenilecek bir seyler olsa gerek…  

31 Ağustos 2011 Çarşamba

okumaya devam ettik...

Oku, dediler; okuduk:


- Roportaj Yazarliginda 60 Yil, Yasar Kemal, Yapi Kredi Yayinlari.


Yasar Kemal sevenler, sosyal bilimciler ve gazetecilikle ilgili guzel ornek isteyenler icin ideal. Ben sahsen Kemal’in roportajciligini bilmiyordum. 1950’lerde saniyorum Cumhuriyet icin yaptigi roportajlar toplanmis. Antep kacakcilari, ormancilar ve orman koyluleri, istanbul’daki lufer akini ve daha baska konularda yazilmis enfes oyku/haberler aslinda bunlar. Kemal, 1. roportajciligin “bal gibi” edebiyat oldugunu, 2. roporajcilik ihmal edildigi icin Turkiye’de gazeteciligin geri kaldigini, 3. buna karsin batida gazeteciligin gitgide roportaj gazeteciligine donustugunu soyluyor. Bir de haberin ozune inmenin, insanlari/olaylari edebiyat yoluyla yeniden yaratmaktan gectigini.


Turk basini ofke, siddet, irkcilik, abarti, yuzeysellik ve cehaletle dopdolu. Soluk almak icin bunu okuyun.


- Yeraltinda Bes Yil: 12 Eylul Anilari, Yasar Ayasli.


Oguzhan Muftuoglu’ndan sonra Yasar Ayasli da yazdi. Solun en radikal orgutlerinden birinin yoneticisinden 12 Eylule karsi direnis anilari. Ayasli, “tek kursun sikilmadan 12 Eylule karsi yenildik” ya da “direnis olanaksizdi” tezlerine karsi yazmis. Direnmek mumkundu ve biz direndik, diyor kisaca. Oldukca oznel ve delice oldugu soylenebilir ve kitabin tezleri tartismali, ama kimi insanlarin en acimasiz kosullarda nasil da cesaretle davasina sahip cikabildigini gostermesi acisindan carpici. Ayasli’nin kalemi de iyi, iyi bir direnis edebiyati kitabi cikmis. Baska acilardan daha fazla sol tarih biyografileri bekliyoruz.

21 Ağustos 2011 Pazar

Uzun sonbahar...

- baris cogu zaman tercihten degil zorunluluktan dogar. gidis oraya.


- iki dusman ancak birbirilerinin gucunu ya da gucsuzlugunu ferkettiklerinde barisirlar. bi taraf kendini daha guclu hissediyorsa savas bitmemistir.


- turk halki ekseriyetle hafizasizlikla malul oldugundan 90’lari unuttu. tekrar hatirlamadan baris olmaz, meselenin ozu budur.


- mesele savas mi baris mi degil, kurtleri diz cokturtmektir. iste ondan sonra majestelerinin barisi gundeme gelecek.


- ortada bu kadar savas isteyen adam ve kadin varken, baris olmaz ki!


- muhtemelen son ve buyuk carpisma olacak bu sonbahar. yani, UZUN SONBAHAR! 


- nereye mi kadar? herkes, ape musa’nin dedigi gibi, “xwede, edi bese lo!” diyene kadar.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

gece kutuphanesi

gece her daim acik olan bir kutuphane fena mi olurdu? uykusu kacan ademogullari bir yuruyuse cikar sonra orda huzura kavusur uc bes sayfa okurlardi… ahh ah.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Akip gider, uzun surmez mutlulugu kotulerin…

Proust, Swann’larin Tarafi

31 Temmuz 2011 Pazar

'yargi meselesi hallondu': Hakim beyden yarginin arkeolojisi

Orhan Gazi Ertekin’in kitabinin basligi bu. HSYK secimlerini odak aliyor ama daha genel olarak yargidaki iktidar degisimini analiz ediyor. Ertekin Demokrat Yargi Dernegi’nin eski esbaskani (Osman Can’la beraber) ve yeni baskani. Referandumda “yetmez ama evet”, dedi. Beypazari hakimi. Bunun otesinde ve bundan daha onemli olarak hakim bey olaylarin gobeginden bildiriyor.


Bence iyi bir politik analiz icin (Lenin’in degisiyle ‘somut durumun somut analizi’) uc sey gerekir:


a. aktorlere, onlarin konumlanislarina ve hareket alanlarina dair guncel bilgi.


b. aktorlerin olasi davranislari, egilimleri, yonleri vs. uzerine derinlemesine bir kavrayis. 


c. ve butun bunlarin anlasilabilmesi icin gerekli bir kuramsal cerceve, ki bu hikayenin catisini olusturuyor. Tabii, bunun icin biraz tarih bilgisi ve anlayisi sart. 


Ertekinin kitabi bu uc acidan da ziyadesiyle basarili. Kafa aciyor.


"Bizim" yani siyaseti egitimini solun icinde almis insanlar icin ekstra faydali oldugunu soylemek de mumkun: Cunku sol hep iktidar uzerine dusunur, ama iktidari bilmez. Iktidara uzak oldugu olcude onu fetislestirir de. Siyaset solcular icin giderek buyuk olcude kendi varligi uzerine dusunme eylemine daralir. Solun kurumlar, insanlar, gruplar, butun bunlarin ne yapmak isteyip istemediklerine dait gorusleri illuzyonlarin, kanaatlerin, izlenimlerin, korkularin, tepkilerin otesine zar zor gecer. Boylelikle ustelik Marx, ve Lenin gibi bu isin kitabini yazmis adamlarin takipcilerinin politikayi anlama cabalari yuzeysel kategorizasyonlarin, tarihsel kimi referanslarin otesine ancak sansa gecebilir. Elbet ornekleri vardir, ancak solun geneli acisindan kanaatimce vasat budur. 


Ertekin burada yarginin/iktidarin arkeolojisini yapiyor, ve boylelikle biraz olsun siyaset/iktidar somut elle tutulur birsey haline geliyor. 


Kitap bugun Turkiye’de olup bitenleri anlamak isteyenler icin olmazsa olmaz. Beypazari hakiminin eline saglik. 

26 Temmuz 2011 Salı

artik biri bi “ogretmen cocugu” romani yazsa ya! nobel almazsa da cok satacagi muhakkak…

24 Temmuz 2011 Pazar

Siyaset yapacak olana kadro önerisi

Siyasette birşeyler yapacaksınız ya da yapmaya mı niyetlisiniz? O vakit bir kadroya ihtiyacınız olacak.


Bu durumda size önerim tarihçileri ve siyaset bilimcileri asla dikkate almayınız. İhtiyacınız olan öncelikle sağlam bir iki ideologtur, ki bu size ihtiyacınız olan ve muhtemelen damarlarınızda eksik olan enerjiyi ve heyecanı verecektir. Gaza gelmek ve getirmek hayatta bir şeyler yapmak için olmazsa olmazdır. Tarihçiler muhtemelen ihtiyacınız olan hiçbir şeyi söylemeyeceklerdir. Çünkü onların yöntemleri doğal olarak ya çok kısa ya da çok uzun dönemli eğilimlere -at best- odaklanmıştır. Bırakınız kendi bahçelerinde oynasınlar…


Siyaset bilimcilere gelince onlara ne sizin ne de başkalarının ihtiyacı vardır ve de olacaktır. Zaten adam olacak çocuk siyaset üzerine düşüneceğine gider adam gibi siyaset yapar. İlle de ısrar ederseniz, gidin yaşını başını almış içgörüleri kuvvetli bir siyasetçi bulun onun hikayelerini dinleyin, ki daha öğretici olacaktır.


Ama size ideolog yetmez, çünkü lafla peynir gemisi yürümez. Esaslı aksiyon adamlarına, homo faber’lere ihtiyacınız var. Efficiency bakımından bu kritik. Laf degil iş yapan, olmazı olur eden adam candır, nefes aldırır. Hem böylesi adamlarla arada rakı içmek de keyiflidir. Nitekim siyaset özünde tekrara dayanan ve iç bayıcı bir iştir. Bir iki tane sırtınını dayayacağınız comrade çok iş görür.


İdeologlar, pratisyenler… Yeter mi? Elbette hayır. Size lazım olan iki kişi daha var. Görünmeyeni sadece sezgi ile göremezsiniz. İki analist, yani bir sosyolog ve bir de ekonomist, iyi bir ekip oluşturur. Ama bunların birlikte çalışması lazım ki onları dar kafalı olmayanlardan seçmelisiniz. Öyle sosyologlar vardır ki, iki çift laf ettirmezler, hemen homofobik, cinsiyetçi, şu bu olursunuz. Onlarla hayat geçmez. Aynı şekilde ekonomistlerin ekseriyeti burnunun ucunu göremez, lakin iyisi de iyidir. Intuition’i kuvvetli bir ekonomist kafa açar. Gereksiz sorularla vakit kaybının önüne geçer.


Evet, buraya kadar süper. Ve fakat kadro tamam degil. Nerde vicdan, nerde ruh gözümüz? Şu zalim dünyada kalbinizin ayarını kim tutacak? İşte onun da çözümü güvenilir bir ahlakçıdır. Yani artık meşrebinize göre vicdanına sığınabileceğiniz bir liman. Sartre’in Siyaset Çarkı’nda bu tiple yaşayabileceğiniz ölümcül problemler güzel anlatılmıştır. Ama vazgeçmeyiniz, vazgeçemezsiniz. Neticede bir gün allah verir de iktidara gelirseniz kellesini alacağınız, ve ikinci sınıf entellektüellere “işte devrim kendi evlatlarını yiyor” diye yazdıracağınız harbii bir iki arkadaş bulun.


İşte kadro tamam. İhtiyacınız budur ve elbet biraz da cesaret/zaman/para. Çünkü siyaset özünde işi gücü olmayan, gözünü karartmış küçük burjuvalarn işidir. Gerisi gelecektir.


Siz kim misiniz? Siz muhayyel siyasetçi bütün bu adamların hiçbiri ve hepsisiniz. Metin olun.


image

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Allahlar susadılar!

- Allahlar susadılar ve onlar bir gıdım su ile doymazlar.

- Aziz Yıldırım bütün sevimsizliğine rağmen sıradaki kurban rolünü oynayıverdi. Eminim kendi de buna şaşırmiıştır. Sürpriz mi? Değil. Zaten böyledir, tarihte bazen güncellik kendini “ilahi adalet” olarak sunabilir. Ama bu durumda da herşey bütünüyle rastlantısal değildir. Şike olayında da ergenekonda da aynı şey geçerli. Yeni rejimin kendini futbol gibi kitlelerin cüzdanları ile kalbini birbirine bağlayan bir mecrada da tesis etmesi kacınılmazdı. Yalan değil, ben bi kaç ay önce düşündüydüm, hayırdır kimse hala bu aziz yıldırım’a dokunmuyor, diye. Sevinçli miyim? Belki biraz. Ama böyle muallakta olduğumuz zamanlarda her sevinç buruk oluyor.

- Allahlar susadılar ve ikinci kurban gene tabi ki “usual suspect” Kürtler olacak. Zaten bu Türk siyasetinin yazılmamış “iron law”udur. Ne zaman bir otokrat başa gelir, kabak onların başına patlar. Abdülhamit, Atatürk, İnönü, Tayyip… Neden? Çünkü:
"onlar ki toprakta karınca
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar
korkak
cesur
cahil
hakim
ve çocukturlar…”

- Aynur Dogan’a yapılanlar basit ama sık sık unuttuğumuz bir gerçeği yüzümüze çarptı: Her ülke gibi bu ülkede de, içi spatula ile kazısan gene de bitmeyecek pislik dolu nice insan var. Çoğunluk değiller, ama özgül ağırlıkları fazla olan bir azınlık bu. Benim naçizane önerim caz festivali biletlerini satmadan önce kısa bir kompozisyon yazdırsınlar. Az buçuk aklı fikri vicdanı beyni olmayan adamlar direk elenirler. Onlar gidip nihat dogan dinlesinler.

- Bu arada dikkkatlerden kaçtı: KONDA’nın Kürt Sorunu raporunu İletişim bastı. Tavsiye ederim. Sonuçlardan biri, neredeyse her konuda birbirinden ayrılan CHP ile AKP tabanının birleştiği konu Kürt düşmanlığı. Tabi bütün chpliler ya da akp’liler degil. Ama neredeyse her iki kişiden biri ırkçılıgın sınırında duruyor.

- Kemalistlere iki çift lafım var: Hadi o küçümsediğiniz akp’liler saymayı bilmiyor, kardesim bari önce siz öğrenin: 13 değil! Üc aydır ölen 40 tane gerilla için iki saniye tefekkür etmemişlerin, kalkıp kıyameti koparıp üstelik bunu sadece humanitarian argümanlara dayandırmasi iki yüzlülük değil mi?

- Sonuç büyük Türk ata sporu: İdare-i maslahatçılık. Yani, Tayyipiin bir zaman güzel özetlediği gibi “düşünmezsen Kürt sorunu yoktur”.

- Son sözüm: Ateşin üstüne düşer düşmez buharlaşan bir damla su: Evrim Demir!

Hülasa, endişeliyim.

12 Temmuz 2011 Salı

proust'un "tebessum"u

Bir tebessumu boyle cozumleyebilen adamin sirti yere gelmez hayatta:

”.. son derece alcakgonullu, sefkat dolu bir insandi ve baskalarina besledigi seygiyle kendi sahsina, kendi acilarina karsi aldirissizligi, daima bakislarinda bir tebessumde toplanirdi; bu tebessum, cogu insanin cehresinde gorulenin tersine, sadece kendisine yonelen bir alay icerir, bizlere ise, sevdiklerine ancak tutkuyla ve oksayarak bakabilen gozlerinden bir opucuk yollardi adeta.”

basladim


dun gece 10 sayfa proust okudum. vallahi guzelmis.
bence gerisi gelir.
ne dersiniz?


6 Temmuz 2011 Çarşamba

Murat Belge: Putlar artık kendini kendini yıkıyor

- Belge: Türk sol entelijansiyasının büyük hocası. Bir çeşit şair-i azam. Çokları onun paltosundan çıktılar. Şimdi hayıflanıyolar mı acaba?

- Başlangıçta Marx vardı. Çok yazdı, okuduk. Okuyanların arasından dünyanın çivisini yeniden çakmaya koyulanlar oldu ve tabii hayal kırıklığına uğrayanlar da. Sonra onlardan bazıları kendilerinden kuşku duymaya başladılar. Olur böyle şeyler… Ve onların içinden de bazıları düşmanlarına aşık oldular: Stockholm Sendromu. Belge’nin “bu ülkede muhafazakar olmak için devrim yapmak lazımmış” lafını başka türlü okumak mümkün mü? Belge, Türk sağında gizli ve derin bir hikmet bulunduğuna inanan adam.

- Belge kendini hala komünist zanneden eski solcu. Hala solcu kalanlara karşı içinde çok derinlerde nefret biriktirmiş biri. Aynı zamanda büyük bir ego-santrik. Metin Lokumcu’nun “çevresinin çevresinden” Ergenekon’a varmak için Belge gibi dahi olmak gerekir. Ancak hocalığının yüzü suyu hürmetine kendisinden biraz basiret, biraz anlayış derinliği, biraz akıl-fikir beklemek hakkımız değil mi?

- Cemal Süreya onun 80’lerde Müslümanlarla ittifak çabalarını yorumlarken şöyle dedi: “Murat Belge’ye göre bir şey yaygınsa; o şey gerçektir artık; netliği ne olursa olsun onu anlamaya, tanımaya çalışmalıyız”. Öyle anlaşılıyor ki, Belge işi abarttı, biraz da belki yaşın etkisi ve hep muhalefette olmanın yorgunluğuyla, o her zamanki laubaliliği içinde karşısındakini benimsemeye kadar vardırdı mevzuyu. İyi de bizim, yani “çevresinin çevresinin” suçu ne? Ben mesela Etiler’de güzel bir huzurevi biliyorum. Just in case.

- Yıllar önce Tarihten Güncelliğe’yi okuduğumda hissettiğim rahatsızlıktan hiç kurtulamadim Belge okurken: Laubalilik, kahvede konuşur gibi yaptığı ağır tarih ve teori yorumları, her şeyi aşmışlık ruh hali içinde yazdığı ve döneminde aslında yaygın olarak paylaşılan ortalama yorumlar. Sırrı Süreyya bezginlik, keyfilik derken buna işaret ediyor haklı olarak.

- Süreya’dan devamla: Belge ortayı bulmaya çalışırken kendisi ortalama oldu, ama işin kötüsü bunun orjinal ve dahiyane olduğunu zannetti, zannediyor. Zaten bu Belge’nin alameti farikalarındandır: En büyük saçmalık ya da yanlış bile onun ağzında dünyanın en büyük doğrusu olabiliyor. Neden? Çünkü Belge büyük adamdır. Belge “işte aydınlanma, batıcılık falan filan” dediğinde o “falan filan” sizin meseleyi anlamanızın zaten epey zor olduğunu size sezdirir. Sözkonusu olan Belge ise gerisi teferruattır.

- Belge, Berlin Duvarı çöktüğünde “sosyalizmin pre-historyası bitti” diye yorumlamış. Burdan devam edersek, keşke kendisi gibi adamların da o prehistorya ile birlikte bittiğini anlayıp işi orda bıraksaydı, bize böyle saçma sapan günler göstermeseydi. Bu hatayı zamanında duvar yıkıldığında karların üzerinde dans eden Troçkistler de yaptıydı: Kendilerinin de o tarihin bi parçası olduğunu bi türlü anlayamadılar. Kıssadan hisse: Tarihten piyango çıkmaz.

- Peki Belge’nin söylediklerine bakılarak sol liberalizmin sonu ilan edilebilir mi? Sanırım hayır. Yani isteyen başka şeylere bakarak bugünkü biçimiyle sol liberalizmin misyonunu doldurduğunu iddia edebilir. Eyvallah. Ama Belge’nin durumu farklu. Belge’ninki makul olmanın çok ötesine geçmiş bir kafa karışıklığı. Bir uyur gezerin sayıklamaları, bir sarhoşun biraz geçmişinden biraz bugünden topladığı kelimeler, Türk sağına meftun birinin gidişleri gelişleri.

- Nazım 1920’lerde Putları Yıkıyoruz kampanyası başlatmıştı Abdülhak Hamit, Yurdakul gibi eski tüfeklere karşı. Belge örneğinde şunu görüyoruz: Putlar artık kendi kendilerini yıkıyorlar.

17 Haziran 2011 Cuma

Culhaoglu'na yanit: Klavuzu karga olanin

Metin Culhaoglu Sol’da bugun son yazdigim tkp notlarinin uzerine neredeyse cevap gibi bi yazi yazmis.

Soyle yorumlayabilirim:
- Culhaoglu tkp’nin Mumtaz Soysal’idir. Bugunun kosullarinda Mumtaz Soysal’dan daha anlamli oldugunu kimse iddia edemez.
- Baykal’in chp ile ilgili soyledikleri ile Culhaoglu’nun tkp uzerine yazdiklari temelde ayni sey: Muhafazakar, siyaseten arkaik ve tepkici.
- Tkp kendi Kilicdaroglu’sunu bulabilecek mi? Meselenin ozu budur.
- Culhaoglu iyi bir yazar ama kotu bir siyasetcidir. Hayatini “dogruda durma” refleksi uzerine kurmus birinden zihin acici acilim beklemek bos bi cabadir.
- Son 10 senede hicbir siyasi basarisi olmayan bir partinin herseyden once kendini koruma refleksi koymasi gerileticidir, gericidir.
- Bugun ve her zaman radikal bir sosyalizm yorumu ile guncel/gercekci/somut acilimlari/ilerlemeleri birlestirmek mumkundur. Bunun icin gereken biraz gercekcilik/devrimcilik/elindeki ile yetinmeme ve hayata karsi iyimserliktir.
- Solcularin “ulema ne der” sorusunu bir kenara birakip, somut dunyevi islere yonelmelerini beklemek hakkimizdir.
- tkp’nin son yillarda yaptigi kuru ve soyut bir sosyalizm/anti-emperyalizm propagandasindan, kuru gurultuden oteye gitmemistir.
- eksi sozlukte biri tkp’yi einstein’in delilik tanimina gonderme yaparak yorumlamis: Hep ayni seyi yapip hep farkli sonuclar beklemek. Son derece yerinde.
- tkp’nin elbette cebeci pazarinda toplamadigi kimliginin bugun geldigi yer soyle ozetlenebilir: Entelektuel olarak vasat alti, siyasi olarak kisir ve muhafazakar ve orgutsel olarak sinirli varligina tapinma.
- son soz: tkp’de kafasi culhaoglu’ndan daha acik daha devrimci insanlar oldugunu umid ediyorum.

16 Haziran 2011 Perşembe

tkp uzerine: "Olmayinca olmuyor" demek de bir erdemdir

- tkp 500 bin oy alsaydi sevinirdim, ama tkp 60 bin oy aldi gene sevindim! en tehlikelisi tkp’nin 100 bin almasi ve bunun da basari diye yutturulmasi olurdu.
- Sevindim, cunku ben TKP’yi, bu vurgumu bazilari hafif bazilari gereksiz fazla bulacak ama, hala onemsiyorum. olay sudur: bence TKP’nin 2002 secimlerinden bu yana yapmadigi siyasi elestiriyi ve sorgulamayi artik yapmasi gerekiyor. Bu tur bi dis soka ihtiyaci vardi ve geldi. Lutfen artik silkinsinler ve nerde hata yaptik diye sorgulasilar. Ama kalkip, “siyasetimizi halka goturemedik, temas ve iletisim sorunumuz var, orgut soyle/boyle, ama turkiye daha kotuye gidiyo, gorevlerimiz agirlasiyor” demesinler. biraz ozelestiri, ac bucuk ya!
- akil vermek gibi olmasin ve kimse alinmasin ama bence ise surdan baslamali: TKP secim siyaseti ile genel siyasetini birbirinden ayirmali. Secim eninde sonunda cok ozel, kendi dinamikleri olan bir olaydir. egri oturalim dogru konusalim tkp gibi radikal bir partinin reel politik davranis kalibi yaygin (yani ikinci ucuncu tercihlerin oldugu bi ortamda) basarili olmasi mucizevidir ve kiyamet alameti sayilmalidir. yani kalkip bunu siyasi basarinin olcutu haline getirmek siyasi intihardir. tkp 2002’den beri intihar ediyor. tabi neticede olmuyor, allah korusun olmesin de. ama TKP yoruluyor, duygusallasiyor, uzuluyor, ve ustelik saldirganlasiyor. dostlarini ya da dost olabilecekleri dusmanlastiriyor.
- Gelelim secim calismalarina: Arkadaslar allah askina bu tarzla olmaz. bana sunlar bunlar oy vermesin diyerek, babanizin partisine mi oy veriyorsunuz diye sorarak olmaz. bi arkadasin dedigi gibi populizmin sinirlarinda dolasan, negatif ve cok sevimsiz bi tarz. lutfen yapmayin. siyaset rocket science degil. adam gibi ne istiyosaniz dogru duzgun alt alta yazin, begenen begenir, begenmeyen begenmez.

simdilik bu kadar. “insan yanlista daha ne kadar israr edebilir” baslikli daha genel bi TKP elestirisini belki sonra bi ara yazarim. mevzu uzun.
kimse uzulmesin!

15 Haziran 2011 Çarşamba

neyse ki bitti

a dostlar, bi secim daha ustumuzden gecti.
aklimizda kalanlar: twitter secim gecesine renk katti, roj tv den sandik sandik bilgilendik. ama bi de isin diger yani var ki, teknoloji sayesinde eskiden sabahlara kadar suren secim gecelerinden mahrumuz artik. lanet olasica iki saatte hersey bitti. neyse ki secim gene secim, kafamiz igfal edildi, ama fena da eglenmedik.
Sonucta gene kaybettik. ne zaman kazanmistik ki? bence bu is parlamenterist yollarla olmaz, artik leninist, fokocu, blankici, sivil inisiyatif filan elde ne varsa baska yollar deneyelim. her turlu eglenceli ama insan arada “sarki dinlemek degil sarki soylemek istiyor”…

alin size bi iki not:

- Secimden once asagi yukari ne olacagi belliyken muthis heyecan vardi. Sonra asagi yukari olacagi tahmin edilen oldu, ama heyecan dinmedi. Enteresan degil mi? Pek cok kisi sanki dunyanin en acaip seyi olmus gibi davraniyor. Memleketim okumus yazmislarinin gerceklige gosterdigi bu direnc takdire sayan: Hala “nerde bu iki kisiden biri” diyebilenleri toplayip hayirsiz adaya birakalim kurtulalim.
- CHP basarisiz diyenlere hatirlatmak isterim: Varsa o kanatta bi burukluk ve sukut-u hayal bunun sebebi vesilesi sisirilmis beklentilerden ibaret, ki o beklentileri de Ulu Mahatma sisirdi. Dolayisiyla simdi kalkip adama basarisiz oldun demek absurd kaciyor. Yani cocuk umutsuz vaka, son ay sinavdan once bi gaz calismis matematikten 26 net yapmis, neden 30 neden yapmadin diyorlar! Bence bi dahaki sinavda daha iyi yapar!
- CHP’nin sorunu secim sorunu degil. Daha yapisal. Kabul edelim CHP’de ne kadar premature olursa olsun fikri olan adam Mahatma ve ekibi. Ama allah sabirlar versin. Bir devlet memurunun siyasetle imtihani!
- Kurtlerin ve Sirri’larin basarisina sevinmeyen varsa ya karsi taraftandir, ya kalpsizdir, ya da mesele uzerine Sirri’nin deyimiyle “bes dakika tefekkur” etmemistir.
- Daha genel bi degerlendirme: Burasi Turkiye, burada sag parcalanmadigi surece hep kazanir. Tarihsel ornekler mevcuttur, dolayli degil dolaysiz ornek isteyenler 1950’lerin DP’sine, 1960’larin AP’sine bakarlar, ogrenirler.

simdilik bu kadar. Saglicakla kalin.

14 Nisan 2011 Perşembe

ne okudum?

bi suredir taze taze listesini bosladim.
alin size bir iki not:

- can kozanoglu- Acemi Egitimi:
Yaratici otobiyografi yazimi bakimindan ornek teskil edecek nitelikte. “Her otobiyografi gecmisin biraz yeniden yazilmasidir” fikri en abartili haliyle burada icra edilmis. Okuyun, gulun, neselenin. Ama inanmayin.

- oguzhan muftuoglu soylesisi -Bitmeyen Yolculuk:
70’leri ve biraz da 80’leri anlamak isteyenler icin bi must. Biliriz ki, solcular yazmayi sevmezler. Bu soylesi tadinda bi tarih kitabi olmus… Korkmayin duygusal degil, aglamayacaksiniz. Kapagini bir bira ile beraber acin.

- emine usakligil - Benim Cumhuriyetim:
Kitap olarak kotu, daginik vs.. Otobiyografi yazmanin uzerinde gezindigi bicak sirti cizgide durmuyo, bi o yana bi bu yana dusuyo. Aristokratik duyarliliklar biraz can sikici. Yani aile ici meselelere bazen fazla giriliyo, bana ne kardesim, denilebilir. ayrica benim nacizane arsiv yardimlarim degerlendirilmemis: Kirildim mi? Kesinlikle hayir. Cumhuriyet bir sosyal vakiadir, o yuzden okumak faydali. Kitabin ismi su da olabilirdi: “Cumhuriyetin dogusu, yukselisi ve dususu”.

9 Nisan 2011 Cumartesi

eagleton


" Gittigim ilkokuldaki cocuklar bazen o kadar ac olurlardi ki, ogle yemekleri icin topraktan kazarak pancar cikartir, sonra da bunlari okuldaki siralarinin uzerine kusarlardi. Iclerinden bircogu evlerinde alkolizm ve fiziksel vahsetle tanismis olurdu ve karanlik, korkunc cinsel bilgilere sahip olurlardi. Ben bu kabadayilarin arasinda, celimsiz ve yuzu sinirden mosmor kesilmis bir Oliver Twist gibiydim."

7 Nisan 2011 Perşembe

meyve tabagi

rafta bi elma gordum ve hemen yedim.
ve sonunda anladim.
cocukken salonda masanin ya da sehpanin uzerinde duran ici dolu meyve tabaginin zenginlikle iliskili oldugunu dusunmustum. zaten cocukluk tespit ya da gozlem yaptigimiz ama anlamaktan uzak oldugumuz ve bir de elma yemegi hic unutmadigimiz, bir donemdir.
masanin uzerindeki meyve tabaginin aslinda meyve yemegi unutmama isteginden dogdugunu bu aksam anladim. gozumuzun onunde dursun ki sik sik yiyelim, neselenelim…
iste benim cocuk oldugum yillar, sadece zenginlerin meyve yemeyi unuttugu yillardi.
sonra ne mi oldu? postmodernizmle birlikte gozumuz meyveye doydu…

6 Nisan 2011 Çarşamba

alyosa'nin siiri

gecenin bi vakti. alyosa masanin basinda oturmakta. onunde dagilmis vaziyette kitaplar, defterler. nurdan gurbilek var, eagleton var, tarik ali var, su va bu var. yaninda kulluk. ciddi bi surat ifadesi, elindeki not defterine bi seyler karaliyo. hayrola gene siir mi yaziyosun diyorum. (saka saka “gene” demedim:) hani surattaki ifadeye bakarsan minimum siir yaziyo, degilse yeni bi romanin baslangici. sonra her nasilsa odtu’lu alyosa’nin not defterini okuma gafletinde bulunuyo:
"3/8 civata
pires eleklerine civata
okey takimi
sucuk
cay
salca
pul biber
peynir
deterjan
kece
iskambil karti”

Iste bu alyosa’nin siirinin nasil meydana ciktigidir…

ygs ne?

dun muydu? evet dundu. haberturk’te fatil altayli yarim saat filan ygs’deki sifre olaylarini tartistiktan sonra “ygs ne?” dedi de biraz neselendik! hay sen cok yasa e mi?
sahi ygs ne, bi kimiz, ne oluyor? bilen varsa, bana ozet gecsin!

4 Nisan 2011 Pazartesi

felaket bakan Yildiz

enerji bakaninin nukleer aciklamalari neyi gosteriyor?
az-bilgili olmanin zararlarini ve az-bilgili bi adamin bakan olmasinin absurdlugunu…
kardesim, birincisi, sigara ictiginde kendine zarar veriyosun, nukleerde muhtemelen baskalari zarar gorecek.
ikincisi, ben sana ortalamanin ne anlama geldigini anlayamamissin demedim, buyukluk kavramini anlayamamissin dedim: yanisi su ki, 30 senede bir nukleer kaza oldugu icin neticede ortalama insan omrunu az azaltiyor olabilir, ama bi anda on binlerce insanin anasini aglatiyosun… ustelik muhtemelen baktigin arastirma nukleer kazalrin uzun donemli etkilerine de bakmiyo.
muhendislere siyaset yasaklansin kardesim! gitsinler toplama cikarma yapsinlar…

olabilirim

baharin gelisi konusunda acele etmis olabilirim,
taraf’in akibeti konusunda erken konusmus olabilirim,
zaten ben hep tezcanli bi insan olmus olabilirim,
bu blogun bi ise yaradigi konusunda iyimser olabilirim…
bos bos blogluyorum o halde olabilirim…

22 Mart 2011 Salı

tarih felsefesi

şimdi eski bir ingiliz filminin girişinde tatli bi ingiliz aksaniyla der ki, “the past is a foreign country, they do things differently there”… tarihcilik mesleginin sebebi vesile biraz da bu degil midir? Bilmem ne kadar, ama tahminimce yuz yillarca tarihciler gecmiste olan bitenin bugunden kategorik olarak farkli olduguna iman etmislerdir. Bu inanclarinda samimiler midir, yoksa mesleklerini/varliklarini justify etmeye mi calisiyorlardir, bunu gene ayni sorunun her daim muhatabi olacak entellektuel tarih calisan tarihcilere birakiyorum…
buna ek olarak, insan fowles’in da dedigi gibi iflah olmaz bir fail ve benim nacizane katkim olarak bir hikaye arayicisidir! Fowles bunu bir sal metaforu ve mistik bir “ilk kaza” metaforu ile anlatir ki kanimca haklidir.
bence son yirmi otuz yilda nasil domatesler ve mandalinalar post modern saldiriya direniyorsalar, tarihciler de varsayimlarina ve sorularina sahip cikmalilar: ama bunu yaparken buyuk teorisyenlerin yaptigi gibi isi edebiyata vurmaktan cekinmemelidirler.
Iste o yuzden diyorum ki: “it after all was all it was…”

bahar gelmiş kapımıza, eyvallah...

15 Mart 2011 Salı

secimler yaklasirken: Artik yeter!

Ben saf bi insan oldugum icin artik su heyecanli devrim/muhalefet gunlerinde doktriner marksistligin ve kendinden menkul orgutculugun sonuna geldigimizi dusunmustum: E yani solun yas ve ruh olarak biraz buyumesi icin bi kirk yil daha mi lazim? Ama bazilari icin birkac bin yil lazim.
Merakli okuyucu ornek ister…
buyrun, Stefo Benlisoy’un yeniyoldaki yazisinin kisa ozeti icin bkz benlisoy

Azizim Benlisoy lutfen somut durumun soyut degil somut analizini yapiniz!

Diger ornek usual suspect’ten, tkp’den geliyor, Aydemir Guler, son bir iki yazisinda devrimci sinizmin, kabiz bir diyalektik uslupla yazilmis parlak orneklerini veriyor.
Bkz aydemir

Benim azizim Guler’e nacizane tavsiyem devrimin guncelligi uzerine daha az, siyasetin guncelligi uzerine daha cok dusununuz!
Bottom line: biraz rahatlayin kardesim! Duygularinizi/kalbinizi dinleyin, ki siyaset biraz duygu isidir!

5 Mart 2011 Cumartesi

Erdogan'in sayilari

anlatmaya calisirken
halkina basarisini
cari sayilari kullanan
bir basbakan
cok uyanik
ya da bir sarlatan

ps. Erdogan’in kendi iktidari doneminde milli gelirin 3 kat arttigini soylemesi uzerine yazilmistir. TUIK rakamlarinin da gosterdigi gibi milli gelir sabit fiyatlarla asagi yukari yuzde 20 artmistir.

19 Şubat 2011 Cumartesi

elif shafak: too nice to be true

elif safakin romanciligi uzerine ahkam kesecek degilim , zira simdi ismini bile hatirlamadigim romanlarindan sadece birinin ilk 20 sayfasinin otesine gecememistim. ama bunun bi anlama geldigini ima edecek kadar kibirli degilim zira mesela cok utanarak soylemek istiyorum ki ben Onca Yoksulluk Varken’i de, Tutunamayanlari da, Huzur’u da bitirememis bi adamim. bazen boyle olur: olmayinca olmaz. boyle durumlarda sukun icinde gelecek maclara konsantre olmak gerekir.
Neyse efendim, ancak dun Safak’in (Elif diyesim geldi , ama o samimiyete cesaret edemedim!) dun LSE’de konusmasina gittim, kendisini su dunya gozuyle gormus dinlemis bulundum. siyah giyinmisti, yasta gibiydi, guldugunde sanki biri ona gulsun diye iskence ediyomus gibi bir hali vardi. gulmek bir insana bu kadar mi yakismaz?
Konusmanin Across the Borders gibi bir temasi vardi, o da kisaca yazarlik deneyiminden soz etti, sonra da sorulara cevaplar verdi. Basindan sonuna ev odevini iyi hazirlamis bir lise ogrencisi, ya da daha iyisi iyi paperlar yazmayi becerebilen Odtu’lu bir kiz hali vardi. Konusmasi bes alti madded yazarligini ozetledi ki, bi romanci icin fazla structured idi. Arada espri yapsa, bi anisini anlatsa, konferansta makale sunma modundan ciksa fena mi olurdu? Sonra garip bi bicimde cogu bir digerinden klise sorulara, biri bir digerinden sikici cevaplar vermeyi basardi. dersini iyi calismisti, ama mesela, romanlarindan birindeki ermeni tipleri begendigini ve nasil olup da ermenileri bildigini soran kiza, romanci olarak empati kurma yeteneginden bahsederek cevap vermesi acaipti.
Zaten basindan sonuna kadar surekli empati, sempati, kultulerin ve zamanin cok katmanliligi, sinirlar, otekinin yerine kendini koyma gibi lfadeleri o kadar kullandi ki, sonunda iskillenmemek elde degildi? Bu iste bi pislik var, dedim kendi kendime.
Arada birinin Safak’in romanlarindaki humor’dan bahsetmesi de bana enteresan geldi, zira ben hayatimda bu kadar humorless bi insan gormedim. kardesim sen romancisin, hayalgucun genis, iki espri yapsana, degil mi?
Safak ziyadesiyle, ic bayici seviyede ciddi bir kadin. Butun sorulari ciddiye alip beser paragraflik yanitlar vermesi ilginc. ancak mesele su, sorulari degil kendisini ciddiye aliyor gibi gorundu bana. kac yasinda sahi daha? Ama masallah romanci, slyaset bilimi doktorasi var, frankfurt okulundan, heideggerden, sufilerden, din felsefesinden ve politik felsefesinden, rus, kita avrupasi edebiyatindan, yani herseyden anliyor. aferin kizimiza, ama biraz fazla iyi degil mi?
Mesele galiba su, kendisini fazla kurmus gorunuyordu. Kendi uzerine fazla dusunmus, bunu teorize etmis. Hatta herseyden cok bunu yapmis. Fine by all means. Ama sevimsiz bi tarafi vardi. Bana 80 kusagi ile ilgili bi seyler hatirlatti. Kabul edelim, o politik 70’lerle, bizim kimliksiz 90’lar arasinda acaip karanlik bir 80’ler kusagi vardi. Safak’i galiba en iyi o konteks icinde anlamak lazim.
Safak’in bir de “pure writer” olmak gib bir iddiasi var ki, asinda konumunu apolitiklestirmeye calisiyor. Ancak romanciligini anlatmak icin kullandigi kavramlarin su kuresel kapitalizm, kimlik siyaseti caginda o kadar cok karsiligi var ki, kalkip siz burda neredeyse bir siyasi parti manifestosu okudunuz demek istedim, ama terbiyesizlik olmasin diye demedim. BUnun farkinda olmamasi, nasil bir entelektuel/politik cercevenin kucagina oturdugunu bilmemesi mumkun mu? Bence degil.
Neticede bence en guzel soru odulu, en kotu soruya gitmeliydi. Sonlara dogru cocugun biri, Strazburg’ta dogmussunuz, kac sene kaldiniz, dedi de biraz gulduk, eglendik! Ciddi hikayeler biraz absurd bitmeli zaten. Yakisti.


22 Ocak 2011 Cumartesi

Koestler ve Sevket Sureyya: "when one burns one's boats, what a very nice fire it makes"

Iki savas arasi donem nev-i sahsina munhasir bir donemdir. Bu donemde komunist hareketin icinde/ kiyisinda/kosesinde konumlanan aydin kusagi da donemin genel karakteristigine uygun olarak bunalimlidir, enteresandir.
Sanirim ki Koestler, Aydemir gibi insanlari simdi geriye dogru bakip donek, hain diye yaftalayanlar hep olacak, ama surasi kesin ki bu tipleri anlamadan, 1917 ve biraz oncesinde dogan asagi yukari da 1989’da bittigi kesinlesen, programatik temelleri Komunist enternasyonalde atilan, bir radikal sosyalizm cesidini de anlamak mumkun olmayacak. Asil topugu meselesi…
Her davanin inananlari, inanmayanlari ve inanip da sonra hayal kirikligina ugrayanlari sonra da abuk subuk isler yapanlari vardir. zannimca, hayat sadece muminler ve hainlerden ibaret olsaydi daha keyifli olmayacakti.
Koestler ve Aydemir sukut-u hayale ugrayanlardir.
Bu kimin sucudur? bence herkes biraz sucludur.
Bir kere idealisttirler. Genctirler. E dogal olarak heyecanlidirlar… Yeni bi dunya kurulmaktadir. Ikisi de komunizmde biraz kendi hayallerini gormuslerdir. Onlari komunizme nasil ulasilacagi degil de ozgurluk ideali cezbetmistir. Biri “su”yu aramaktadir, biri “arrow in the blue”nun pesindedir. Ozunde biri ulusal kurtulusu digeri ise sosyalizan bi liberalizmi ararlar. Ama iste, takdiri ilahi, donem oyle enteresandir ki, azgelismis ulke milliyetciliginin de demokratik kapitalizmin de yolu komunizmle kesismistir.
Ikisi de munevverdir, kalem adamlaridir. Parlak ve zekidirler. Aydemir 1920’lerin ortasinda Tkp mk’nin parlak ismidir, Koestler ise 1930’larin ortasinda egitimli, cok dilli biri olarak enternasyonalin Avrupadaki propaganda enstrumaninin islevsel parcalarindan biridir.
Ikisi de hayal kirikligina ugrarlar. Sureyya 27 tutuklamalarindan kemalizme heretik bir kemalist olmak uzere iltica eder. Ve/ama Kemalist idarenin nir parcasi olarak kalmaya devam eder. Digeri ise Ispanya Ic Savasindan sonra komunizmin ozgurlukcu idealine ihanet ettigini iddia ederek Ingiltere’ye sanirim kendine en uygun siyasi iklime iltica eder. Anti -komunizmin, Malraux, Silone gibilerle birlikte on saflarinda durur.
Ikisi de marksimle ilgili ayni dusunurler: Azi iyi fazlasi zarardir.
Ikisinin de ozelestirileri ictendir. Koestler daha ofkelidir, ama daha erken yasta yazmalari ile de ilgili olabilir. Koestler’in ofkesi sucun biraz da kendisinde oldugunu gormemesinden ve birazda kendini fazla onemsemesindendir.
Ikisi de kendi ayakkabilarini yakmis, cikan dumanin kokusundan buyulenmislerdir.
Cikan koku rahatsiz edici olabilir, ama kabul edelim ki bu gibi adamlar isin tuzu biberidir…

19 Ocak 2011 Çarşamba

sirri sureyya vekil olur mu?

bir kus kulagima sirri sureyya’nin milletvekilligine aday olabilecegini fisildadi. Istanbul’dan sozgelimi gecen secimde sol camianin beceriksizlikle kacirdigi ikinci bolgeden bagimsiz aday olsa nasil olur? bence kiyak olur.
bi de ne olur: birinci TIP”in meclis kursusunden “bu memleketin bu kadar metrekare topragi amerikan isgali altindadir” diyen aybar’indan, cetin altan’indan sonra nihayet o kursuden birileri dogru duzgun iki kelam ederler.