ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

11 Ocak 2016 Pazartesi

Barnes'ın domuzu

Barnes, Flaubert'in Papağanı:
Geçmişi nasıl ele geçiriyoruz? Bunu başarabiliyor muyuz hiç? Ben tıp öğrencisiyken, bir yıl sonu balosunda bazı muzip kişiler salona her yanı yağlar içinde bir domuz yavrusu salmışlardı. Yavru domuz salondakilerin bacakları arasından geçiyor, kendini bir türlü yaklatmıyor ve ciyak ciyak da bağırıyordu. İnsanlar onu yakalayacağım diye yerlere atılıp durdular ve bu arada da kendilerini gülünç duruma düşürdüler. Geçmiş, çoğu kez bu domuz yavrusu gibi davranıyor sanki.

9 Ocak 2016 Cumartesi

'Rien'

XVI. Louis Bastille'in düştüğü gün, ava gitmiş, sarayına dönmüş, ve günlüğüne şöyle yazmış: 'Rien' (yani "nothing"-hiçbir şey).
Ülkenin hiçbiryer olmayan yerinde her gün insanlar öldürülüyor, ve biz eve dönüp günlüklerimize 'rien!' diye not düşüyoruz...

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Bir peygamber olarak Etyen Mahçupyan

Mahçupyan ortaokulda ya da lisede karşınıza çıkan münazaracı çocuk. Erdoğan "düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur" dediğinde apaçık bir gerçeği dile getiriyor, dolayısıyla iflah olmaz bir demagog olarak yanlış bir şey söylemiyordu. Ancak Etyen başka bir şeyi söyleyebilir, ve kanımca sizi ikna da edebilir: "Düşünürseniz de Kürt sorunu yoktur!" Etyen sizi buna hunharca ikna edebilir: Dikkatli olmalısınız. 

İtiraf etmeliyim ki, Mahçupyan'ın düşünsel macerasını biraz anlamaya çalıştım, ancak sonra vazgeçmek zorunda kaldım. Sosyal psikolojiden Osmanlı tarihine uzanan bir delilik. Ancak şurası açık, bir kere kurulduktan sonra durmayan bir makine gibi, Mahçupyan kendi entelektüel çerçevesi içinde sizi acımasızca öldürebilir, sonra size tekrar can verebilir ve sonra tekrar öldürebilir. Ve bunu tamamen anlamanızı bekleyecektir. Anlamıyorsanız, bu sadece yeterince demokrat olmadığınız anlamına gelecektir!

Mahçupyan bir peygamber. İnançlı biri olduğuna dair elimizde bir veri yok, ancak kendine ve sistemine inancı her türlü hayal gücünün ötesinde. Mahçupyan'ı şaşırtacak bir şey kolay kolay bulunamaz. Çünkü elindeki psikolojik tahlil matrisi aslında o kadar esnektir ki, kendini reddettiğinde bile bu aslında beklenen ve anlaşılabilir durumdur. Mesela, başbakan demokrat değildir, esas olayı otoriterlik de değildir, aslında ataerkildir, bu yüzden zaman zaman demokrat görünebilir, zaman zaman görünmeyebilir. Ancak mesele bu değildir. Erdoğan bir çocuğu elleriyle boğazlayabilir. Ancak mesele bu da değildir. Mahçupyan için AKP ve Erdoğan'ın ne yaptığı, ne söylediği hiç önemli değildir, zira Türkiye'de tarihsel bir olay olmaktadır. O da çevredeki güçlerin merkeze gelmiş olmasıdır. Ancak tıpkı Wallerstein'ın öngörüleri gibi bunun yanlışlanma olasılığı yoktur, zira olay kuşbakışı gerçekleşmektedir ve yapabileceğiniz en iyi şey Mahçupyan'a güvenmekten ibarettir. Bütün peygamberler gibi Mahçupyan'ın söylediklerinin kendisinin dışında şahidi yoktur. Şahit ve kanıt kendisidir, ve onun o ifadesiz ve sevgisiz gözlerine baktığınızda ona inanmanızı bekler. 

Elbette benzerleri gibi Mahçupyan'ın da bir zaafı var: İktidar zaafı. Gözlerinin parladığı tek an, liberalleri eleştirirken, kendisi kadar "etkili" olamadıkları için kendisini kıskandıklarını iddia ettiği andır. İşte bu Mahçupyan'ın dünyevi tarafı... Mahçupyan bir an yine o ortaokuldaki münazaracı çocuğa düşünüyor, ve rakibi olan arkadaşlarına bakıp "beni daha çok seviyor" diyor. Evet, yarışmayı o kazandı, ve öğretmeni onu daha çok seviyor! İşte tam da o noktada Etyen bir peygamber olduğunu unutuyor ve görüntüsü gitgide silikleşiyor...

6 Mart 2015 Cuma

Önümüzdeki 10 senenin kısa bir tarihi

Gençler biraz tatava ve spekülasyon özlediniz sanırım! İşte size gelecek on senenin kısa bir tarihi. Benim önümdeki küreden görülenler bunlar:
1. Bu müzakere-mücadele meselesi tartışıldı, ama iyi haberim var, daha çok tartışılacak. Önümüzdeki 10 senenin dinemiği budur. Ama AKP'nin enerjisini tüketmesiyle beraber, müzakere devletle değil, Türkiye toplumunun ana siyasi bloklarıyla yapılacak: İslamcı muhafazakarlar, Kemalist ulusalcılar, liberaller ve sosyalistler. Bütün bu blokların verili durumda yeni bir rejim kurma konusunda fikri ve argümanı kalmadığı için Kürtler hepsini teker teker müzakereye oturtacak.
2. Kürt hareketi gündem oluşturuyor (agenda setter). Sadece kadın eşitliği ve Ermenilerin temsiliyeti konusundaki açılımlarının CHP ve AKP'yi taklide zorlaması bile bunun delilidir.
3. Kürt hareketi farklı siyasi hareketleri etkiliyor ve çarpıştırıyor (power broker): Müzakere sadece Kürtlerle başkaları arasında değil, her bir siyasi blok arasında da yaşanacak. Süreç bir Magna Carta'ya gider. Ancak bu uzlaşma çatışmanın bitmesi değil, çatışmanın terimlerinin tanımlanması, oyunun kurallarının belirlenmesidir. Demokratik cumhuriyet kanımca oyunun yeni adıdır. Oyunun kurallarının yoksul tabanlı demokrat bir hareket tarafından tartıştırlıyor olması büyük bir şanstır.
4. HDP ilk planda, önümüzdeki seçimde sol demokrat bloğu bir araya getirecek, ve bunu başarabilirse sonra tüm diğer siyasi hareketleri yeni rejimi tartışmaya zorlayacak. Magna Carta budur. Bu HDP'nin tek bir fikre herkesi ikna etmesi anlamına gelmez. Mesela, HDP içinde Kürdistani damar onu çekiştirecek, sol damar daha radikal bir dönüşüme doğru ittirecek vs.. Ancak platform HDP'dir. Arınç'a yanıt olsun: İşte proje budur.
5. Tabi ki, filmin sonunun mutlu bitip bitmemesi, sürecin barışcıl yada çatışma yöntemleriyle devam etmemesi, büyük siyasi blokların tercihleri ile belirlenir. Bunu zamanla görürüz. Gerekirse müzakere, gerekirse mücadele, demek önemlidir.
6. Kürtlerin bu süreçte kilit konuma gelmesi merhum İbn Haldun'un 'asabiyya teorisini doğruluyor: Bu da modern zamanın bir anakronisi olsun...

21 Şubat 2015 Cumartesi

Küçük bir Whiplash notu

Whiplash evrensel bi hikaye anlatıyor: Artistik yaratıcılıkla ilgili, mükemmellik duygusuyla ilgili, ve belki şeytanla ilişkimizle ilgili: Sahi Mr. Simmons karizmatik ve cool bir şeytana benzemiyor mu? Balzac günde 3 saat uyuyup, 30 fincan kahveyi sadece çok borcu olduğu için değil (tamam o da var) ama aynı zamanda deli olduğu için de içiyordu. Burda delilik şeytanın insanı tanrı olduğuna ikna etmesi anlamına geliyor. O düzeyde edebiyatçı, müzisyen ve ressamın muhtemelen tanrı değilse bile ona benzer bir şey olduklarını düşündüklerini düşünmemizi destekleyecek çok örnek var.

Whiphash belki haklı olarak neo-liberalizm çerçevesinde okunuyor. Ancak unutmayalımn eoliberalizmin kapitalizmle alakasını unutmayın. Elbette piyasa fetişizmi son 30 yılda biraz (!) abartıldı, ama bu açıdan özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından bu güne net bir çizgi çekebiliriz: Son iki yüzyılı düşünürken Piketty'nin eşitsizlik eğrisi hep aklınızda olsun! Dolayısıyla, eğer sanatçılık mesleğinin çalışma koşulları, başarı, rekabetçilik vs açısından düşüneceksek Whiplash'in anlattığı muhtemelen bir kaç yüzyıllık bir kapitalizm hikayesi.

Tamam elbette, bugün etrafınıza baktığınızda başarıya odaklanan ve deli gibi çalışan pek çok müzisyen ya da sanatçı için meselenin bir kariyer meselesi olduğu göreceksiniz: Mesela olağan şüpheli Orhan Pamuk. Ancak Marx'ın esinlenerek diyelim ki, işte bu lanet olası kapitalizm evrensel hikayeye yeni bir boyut katıyor: Sanatçının sınırsız tutkusunu da şeyleştiriyor, çok spesifik biçimlerde tanımlıyor, objektif kriterlere bağlıyor.

Sanırım biri, tıpkı eski filmlerin güncel uyarlamalarının yapılması gibi, Whiplash'in tarihi bir uyarlamasını yapsa güzel bi hikaye çıkar...



10 Temmuz 2014 Perşembe

Sürecin Kısa Bir Tarihi ya da "Pe Tirka baweri nabe!"

2011 Haziran seçimlerinin hemen ardından başlayan ve bir buçuk yıl kadar süren prematüre ‘devrimci halk savaşı’ dönemi 2013 Newroz’unda Amed’de okunan poetik manifesto ile sona erdi. Ya da şöyle diyelim: 2011 seçimlerini ‘İtilafçılar’ kazandılar, ve o moral ve izansızlıkla yeni bir şiddet festivaliyle bu bir türlü bitmeyen bilmeyen ‘şark’ sorununa bir nokta koymaya yeltendiler. Sonra ne mi oldu? Oslo’dan Srilanka’ya gidelim derken, İrlanda’da buldular kendilerini ve Garry Adams ellerine Öcalan için yazdığı bir mersiyeyi tutuşturdu. Kısa ama etkiliydi.(Sesli tercüme)

Sinikler hiçbir şeye şaşırmazlar. Hayatta bir şeyleri gerçekten değiştirmeye çalışanların ise şaşırmama lüksü yoktur. Her gün yeni bir gün, her olay yenidir. Mesele yeni olanın ne olduğunu ayırdedebilmektir. O yüzden hayata kuşbakışı bakanlar bu yeni dönemi, Kürtler açısından neredeyse 20 yıllık bir barış kontekstine yerleştirmekte zorlanmadılar. Ancak ayağını yere basanlar için durum yepyeni, koşullar umut vericiydi.


Paris’te üç fidan
Neticede olaylar Türkiye’de geçiyor, Adams İrlanda’da yazıyor ve bazı savaş lordları hala Tamiller’den bahsediyordu. Ama silahlar Paris’te patladı ve PKK’yi beyninden değilse de kalbinin tam ortasından vurdu: Sakine Cansız.

Sembolizmi yüklü bir cinayetti: Katiller öyle mi tasarlaşmıştı, bilinmez, ama birbirini takip eden üç farklı kuşaktan ve hepsi Alevi üç kadın öldürüldü. Cenazeler Kürdistan’ın batı sınırlarını çizen hatta ve batıdaki küçük Kürdistana gönderildi: Dersim, Elbistan, Mersin. 'Üç fidan' neden öldürüldü? Tehdit mi, intikam mı, yoksa barışın ilk öncü diyeti mi? Hala bilemiyoruz. Ancak Öcalan nasıl algıladığını açıkladı: 'Ha bana ha Sakine'ye. Gladio devrede'.



'İleriye' çekilme
Dersim’den yola çıkan bir gerilla Hakkari’ye kaç günde varır? Bu soru o güne dek ne tabiatın ne de coğrafyanın sorusu olmuştu. Çünkü temelde gerilla mücadelesinin mantığına aykırı, devlet açısındansa gerillanın kimliği ikincil bir sorun olduğu için anlamsız bir soruydu. Ama işte 2013’ün baharı itibariyle tarihin tekerleği hızlı dönmeye başlamış ve biz de, en başta bastonuna dayanmış Hasan Cemal olmak üzere, kilometreleri saymaya başlamıştık. (Ape Hasan'ın çekilme günlüğü)

Parkta küçük bir mola
Bu yepyeni sürecin dinamiği henüz tam anlaşılamamış, gerilla çekilmeye başlamış ve ancak olayların nasıl devam edeceği sorusunun cevabı belirsizdi. Havalar ısınmaya başlamıştı, gökyüzünde bulutlar yoktu ve falcılar önlerindeki camdan kürelere çok şeyler umarak ama çaresizce bakıyorlardı.

İşte o an tarih bir şaka daha yapıverdi: OccupyGezi. Bir ay boyunca sokaklara el koyan çevreciler, Erdoğan’dan nefret eden liseli ve üniversiteliler, uzun bir uykudan uyanan eski solcular, meraklı emekliler, her daim muhalif Kürtler ve konjoktürel muhalif Kemalistler ülke tarihine derin bir bıçak kesiği bırakıyordu. Nitekim, deneyimli bir heval deneyimsiz bir mustafa-kemal-askerini toma'dan kurtarırken sadece gazeteciler ve liberaller değil, parktaki kuşların bile ezberi bozuluyordu.



İşte tam da bu an bir kısım muhalif sömürge aydınının o günden bu yana her sabah kahvaltı ederken aklına gelen soru duyuldu: “Kürtler nerede?”.(Sorunun daha genel cevabı burda) Aslında Kürtler oradaydı ama çok kalabalık değillerdi. Oysa ‘Kürtlük’ oldum olası ‘çokluk’ kavramıyla ilişkiliydi ve az sayıdaki heval Kürt’ten sayılmıyordu. Üzülerek söyleyelim ki, Türkiye’yi sarsan o bir ay, sürecin dinamiklerini sarsmayı beceremedi.

Gezi, gökyüzünde ve akıllarda bir ‘acaba?’ sorusunu bırakıp sessiz sedasız kenara çekildi.

Aşamalar, aşamalar…
Kürt sorunu sözkonusu olunca herşey normalde olduğundan biraz daha zor, biraz daha farklı: Sayı saymak bile. Sürecin başta üç aşaması olduğu iddia edilmişti. Ama birden öteye geçilemedi. Eylül itibariyle hükümet çekilme karşılığı atmaya söz verdiği adımları atmıyor, ipler geriliyordu. Gerillanın yüzde kaçının çekilmiş olduğu ve çekilme derken ne kastedildiği konusunda matematikçiler ve metafizikçiler tartışadursun, genç bir komutan yoldaşlarına ‘İlk hedefiniz durmak!” dedi, ve ilk aşamayla birlikte süreç de durdu…

Tam o sırada Amed’in kenar semtinde yaşlı bir Kürt kadın torununun kulağına fısıldıyordu: “Pe Tirka baweri nabe!..”

17 Aralık: Kurtlarla dansa devam
Bizans’tan beri bu coğrafyada bir sene yok ki, bir öncekinden daha az sürprize tanıklık etmesin. 2013 ise bu açıdan rekorları kırıyor ve son ayına yeni rejimin koalisyon ortakları arasında tarihi bir kavgayla giriyordu. Her gün ortalığa saçılan günah dolu tape’ler, İslamcılar’ı endişendiriyor, Kemalistler’i sevindiriyor, solcuları ise heyecanlarıyordu. Dile kolay, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu kabus, rejimin kendi üzerine çökmesiyle bitiyor gibiydi. Ama sonraki üç ayın göstediği gibi tarihten piyango çıkmayacaktı…

Öte yandan 1999’dan beri stratejik hesaplarını müzakere üzerine kuran Kürtler önce AKP’ye, sonra Cemaate ve ardından CHP’ye baktılar ve dediler ki: “Demokratikleşme”. Ama Erdoğan açısından bunu tartışmak iktidarını paylaşmak demekti, ve tam da bu yüzden hükümet darbeye bir başka darbeyle karşılık verdi: Cemaatin kalesi olan yargıyı fiilen askıya aldı. Bir başka biçimde söylersek, devlet partiye, parti başkan ve adamlarına, başkan ve adamları ise bizzat başkana, yani Erdoğan’a indirgenmiş oluyordu.

Otokrasinin güçlenmesine Kürt cenahından cevap gene Öcalan’dan geldi: “Sırat köprüsünden geçiyoruz. Kimin düşeceği kimin kalacağı belli olmaz”. Mealen, kurtlarla dansa devam…

Barışın yeni ve iç içe geçmiş savaşlara vesile olacağını kim bilebilirdi? Kürtler pislik içinde yüzen bir hükümet, arkasına sakladığı baltayla sırasını bekleyen Cemaat, amnesia’ya tutulmuş ve dalgalarla savrulan Kemalistler ve bütün bu pisliği ne pahasına olursa olsun onların temizlemesini isteyen solcuların ve liberallerin arasına sıkışıp kalmıştı.

Kimse Kürtleri sevmiyor, ama herkes onlardan birşeyler bekliyordu.

'Ortamlarda Sırrı'ya verdik deriz'
17 Aralık’tan sonra peşisıra gelen dalgaların üstünde herkes ayakta kalmaya çalışıyor, taraflar ve ittifaklar değişiyordu. Ve Mart seçimleri hızla yaklaşıyordu. Bir zamanlar herkesin sevdiği ‘bir güzel’ adamsa İstanbul belediye başkan adayı oluyordu.

Umutlar büyük ancak koşullar zordu. Sırrı sevimli, ancak Erdoğan korkunçtu. Korkunç otokratı sevmeyenler, sevmedikleri bir başka adamı desteklemeye karar verdiler. Zaman sevgi değil nefret zamanıydı, kadehler dostluğa değil intikama kaldırılıyordu. Dolayısıyla, politikayı da kimi sevdiğiniz değil, kimden nefret ettiğiniz sorusu belirliyordu. Herkes Sarıgül’e verilen oyları sayıyor, ve bununla birlikte sevdikleri adamın üzerine mührü bas(a)madıkları için ondan yavaş yavaş nefret etmeye başlıyordu.

Sırrı’nın hikayesi Orwell’in bir zamanlar söylediğini hatırlatıyor: “Bazen şu ya da bu siyasi partiyle ilişkiniz değil, sadece kaderinizdir sözkonusu olan.” Herkesin bir zamanlar sevdiği ama artık kimsenin beğenmediği adam olmak Sırrı’nın kaderi miydi?

2014 Baharı: Savaş ya da barış
Sürecin Mart seçimlerinin hemen öncesinden başlayan son aşaması Kürtlerin arasından gitgide artan “oyalıyorlar” tepkisi tarafından belirleniyordu. Kandil ve BDP husursuz, Öcalan ise huzurlu gibi görünüyor ve ilerliyormuş gibi görünen ancak yerinde sayan bir barış süreci hükümeti rahatlatıyordu. 

Siyasette retorik önemlidir ama esaslı aksiyonun yerini hiçbir şey tutamaz. Bu kez aksiyon Lice’den geldi. PKK’nin kuruluş toplantısına ev sahipliğini yapmış olması hasebiyle modern Kürt isyanının beşiği sayılabilecek bu küçük ilçe, hükümetin, askerin yada belki tanrıların gelecek savaşlara hazırlığı anlamına gelen 'kalekol' yapımına bedenini yollara barikatlar kurarak yanıt verdi. Yollara çukur kazmak için kullandıklar son model dozer, Gezi isyanında İnönü stadının inşaatından Davulcu Vedat’ın yürütüp polisin üzerine saldığı kepçeyi hatırlatıyor, ezilenlerin ellerine verilenle değil, ellerine geçirdikleri ile savaştığının bir kez daha delili oluyordu. Lice barikatları kısa sürede Kürdistan’ın başka yerlerinde Kürtlerin en iyi bildikleri şeye yani küçük çaplı bir serhıldana dönüşmekte zorlanmadı.

İşte Barış Süreci-Reloaded sürümünün nedeni Lice ve Kürt hareketinden gelen baskılardı. Bu öyle bir süreçti ki, en küçük bir ilerleme için bir kaç milyon kişinin sokaklara çıkması, ve bunların bir kısmının ölmesi gerekiyordu.

Herşeyin hızla ve aceleyle değiştiği bu kadim coğrafyada tarafların filtre kahvelerini ağır ağır yudumlayarak pazarlık yaptıkları süreç bir sene bile dayanamamış, elde silah, taş ve molotof kokteyli ile arenada yapılan bir müsabakayı andırmaya başlamıştı.

Bir sonuç olarak HDP: “Radikal demokrasi lazımsa onu da biz yaparız”
Şimdi son bir senenin kısa kroniğinden tekrar uzun döneme dönecek olursak, elbette bu yepyeni süreç, 2007’den beri ‘İtilafçılarla’ yapılan dansın, 1993’ten beri süren barış çağrılarının, 1984’ten itibaren verilen silahlı mücadelenin ve belki neredeyse bir asırlık ‘şark’ sorununun her biri aynı ve farklı anlamlarda parçasıydı.

Bunların hepsinden düz bir çizgi çizildiğinde ise görülen şey şuydu: Kürdistan dört tarafı ulus devletle çevrili bir coğrafya, Kürtler bu devletlerin her birinin içinde azınlık ancak kendi coğrafyalarında hep çoğunluk oldular. Mezopotamya’da ‘ulusal’ sorun işte bu acaip denklem tarafından belirleniyordu. Hareketin eternal lideri Öcalan bu garip denklemden, garip ve açıkçası herkesi şaşırtan bir sonuç çıkarmıştı: Çözüm dünya tarihine yeni bir ulus devlet, bir tane daha milli takım ve merkez bankası eklemekten değil, bu dört ülkede de Kürtlerin rahatlıkla yaşayabilecekleri demokratik rejimler kurulabilmesinden geçiyordu. En azından kısa vadede durum buydu, uzun vadede ise Keynes'in dediği gibi zaten hepimiz sonsuzluğa kavuşacaktık.

İşte Türk solcularının anlamadığı ve Kürt milliyetçilerinin ise küçümsediği HDP, Kürtlerin biraz mübalağalı bir biçimde dersek “Madem Fırat’ın batısında radikal demokrasi yok, onu da biz yaratırız” iddiasından kaynaklandı. Tabi böyle şeyleri söylemek biraz özgüven ister, ki bilen bilir Kürtler son 30 yılda bunu batıdakilerin anlayamadığı biçimde fazlasıyla biriktirmişlerdi. Üstelik bu özgüven bir yandan da, şöyle doksan derece çevirseniz başkentindeki Kürt dönerci dışında içinde Kürt barındırmayan Şili’ye benzeyen bir coğrafyada, yani Rojava’da yepyeni bir ülke kurma deneyimini ile iyice pekişiyordu.

Kuşkusuz bitmeyen bir savaşın hikayesini yazmak mümkün değil. Aynı şekilde bitmeyen bir barışın da… Ancak sürecin şu son bir senesi, barışla savaş arasındaki mesafenin çok kısa olduğunu gösterdi bize. Olasılıklar, olanaklar, spekülasyonlar ve teoriler Kürt sorunu sözkonusu olduğunda ölümcül mücadelelere ya da barış için çekilen sonsuz halaylara dönüşüyordu.

Malumunuz, Clausewitz savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu söylemişti. Ama acaba, barışın da savaşın başka araçlarla devamı olduğunu söylemeyi unutmuş muydu?    

20 Mayıs 2014 Salı

Hırsız, katil AKP: So what?

Başlangıçdergi’nin son değerlendirme yazısını okudunuz mu? Okumadıysanız linki burda, bence okuyun: “İki seçim ve bir yıldönümü: Ne yapmalı?”. Ctrl-f yapar ve sayarsanız kısacık metinde dokuz kere “birleşik” dendiğini görürsünüz. Buna altı adet de ortak kelimesini ekleyin, etti 15. Beş kere “popüler” demişler ve dokuz kere de farklı şekillerde “örgüt”lenmek bahsetmişler. Başını ve sonunu da okursanız belli ki, vurgu “birlikte ve ortak” bir mücadele ya da örgütlülük üzerinde.

Bu arada ÖDP malumunuz bir “birleşik muhalefet” çağrısı yapıyor bir süredir ve bunun için forumlar düzenliyor. Öte yandan Halkevleri 1 Mayıs’tan sonra şunu diyor: “Sonuç olarak; Tayyip Erdoğan’ın AKP’sinin hala en korktuğu gelecek, toplumsal muhalefetin sokakta bir siyasi güç olarak bütünleşmesidir.” (bkz “Korkmayın efendiler korkunun ecele faydası yok”)

Ve en son da HDP’ye gelelim. Kısa parti programında 15 kere ortaklıktan ya da birleşmekten bahsedilmiş.(HDP Parti programı) HDP zaten birleşmiş bir hareket, Kürt siyasi hareketiyle irili ufaklı kimi örgütlerin birleşmiş hali. En azından kağıt üzerinde. Ama hala en çok birleşik demokratik bir mücadele ihtiyacını öne çıkarıyor.

Kısaca ve üşenmeyip biraz son bir sene içinde yazılanlara da bakarsanız, solun şu ya da bu şekilde birbirine benzer pozisyonlarda duran gruplarının hepsi, Gezi sonrası toptan bir yenilenmeden, eski strateji ve perspektiflerinin artık çalışmadığından ve birleşik ve ortak bir mücadelenin gerekliliğinden bahsediyor.

Şimdi ortada henüz HDP dışında ciddi bir birleşme pratiği de olmadığına göre ortada üç şık var: a. Bu sadece bir retorik, aslında kimsenin bir araya gelmek gibi niyeti yok. b. Aslında var, ama herkes birleşmeyi başka türlü algılıyor. c. Aslında herkes hem samimi hem de aynı şekilde algılıyor, yani birleşelim derken birbirlerini kastediyorlar, ama kimse gerçekten buna inanmıyor.

Bence gerçek cevap c şıkkına yakın bir yerlerde. Sol en iyi bildiği şeyi tekrarlıyor: İnanmadığı şeyi söylemek.

Ama daha önemlisi arka planda başka bir sorun var: Sol ne istemediğini biliyor, ama aslında ne istediğini bilmiyor. Kısaca bir perspektifi yok. Her bir hücresi yeni bir fikre ve perspektife ihtiyaç duyduğunu bas bas bağıran bir ülkede solcular her şeyi bildiklerini zannettikleri için aslında bir perspektifleri olmadığının farkında değiller. Neye karşı olduklarını biliyor, hatta bunun için kelle koltukta her hafta Taksim’e çıkıyorlar, ama bir programları ve partileri olmadığı bilmiyorlar.

Aslında baslagıçdergi bunun biraz farkında, ortak talepler üretmekten ve ortak bir programdan bahsediyor. Bence sorun tam da bu ikincisi. Nasıl bir Türkiye istediğimizi ancak şıklardan yola çıkarak biliyoruz. Gezi oluyor oradan ekoloji mücadelesi aklımıza geliyor; sonra 17 Aralık patlıyor, yolsuzlukları hatırlıyoruz; Soma’daysa çalışma koşullarını ve vahşi kapitalizmi hatırlıyoruz. Bakın şimdi ateşkes var, Kürt hareketi dışında kimsenin Kürt meselesinden bahsettiği yok.

Şöyle diyelim: Sol durduğu yerde sürekli patinaj yapıyor. Aşırı politizasyon ile apolitizmi aynı anda yaşıyor. Çok duyarlı ancak anahtar kelimelerle düşünmekten ötesine geçemeyen bir sol bu. Soma mı? Neo-liberalizm, sömürü, düşük ücret, teşeronlaşma vs. Oysa bunu Soma’daki oyunu AKP’ye veren işçi herkesten daha fazla bilmiyor mu? Biliyor, ama başka bir olasılığı bilmediği, ve zaten öyle bir olasılık da olmadığı için bu anahtar kelimeler hiçbir ile yaramıyor.

Uzatmayayım. Sonucu en iyi Yiğit Özgür çizebilir. Kafasında huni, bir grup egosantrik adam ve kadın birbirlerini dinlemeden bağırıp duruyor ve hep birlikte delilikte birleşiyor.

Ve elbette bağırıyoruz: Hırsız, katil AKP! Ama soru şu, so what?

9 Mayıs 2014 Cuma

Solcu aydınlar Öcalan'ı neden sevmezler?

  1. Aslında solcu aydınlar kimseyi öyle kolay kolay sevmez. Adaletli olalım, kendilerini de sevmezler.

  2. Öcalan politika yapar, kelimenin her manasında. Solcu aydın içinse ilkeler daha önemlidir.

  3. Köylüdür. Her ne kadar son zamanlarda durum biraz değiştiyse de solcular köylüleri pek sevmez.

  4. Solcular herkesi küçümserler, ama Kürt devrimcilerini biraz daha çok.

  5. Solcular kendi başarısızlıklarını Öcalan’a projekte ederler: Buna göre Kürdistan’da direnmek kolaydır.

  6. Aydınlar sert politikacı sevmezler, Öcalan da ziyadesiyle serttir.

  7. Öcalan özgüvenlidir, Murat Belge’yi arayıp da akıl ver demez. Ezilen ulus aydını haddini bilmelidir.

  8. Öcalan devletle masaya oturur. Solcular devleti sevmez. Azcık anlarlar belki ama sevmezler.

  9. Retorik farklılık vardır.Solcular geçmişi ve yenilgileri yüceltir, Öcalan’ın ise bunlarla pek işi yoktur.

  10. Solcular direnmeyi sever. Öcalan ise pragmatiktir (bkz 1999).

  11. Öcalan Ortadoğu’ludur. Solcular ise yüz yıldan fazladır batıya bakarlar.

  12. Öcalan teori yapar. Solcularsa Türkiyeli teorisyenleri sevmez, gidip geziyi Wacquant’a sorarlar.

  13. Öcalan marksist değildir. Solcuların da çoğu değildir, ama Marx’ı severler, toz kondurmazlar.

28 Nisan 2014 Pazartesi

'Murat Yetkining': An example

[CHP üzerine bir önceki post’ta kendimce CHP’nin sorununu yazmış ve reaksiyoner bir aktivizme hapsolmamak için partinin perspektif üretmesi gerektiğini yazmıştım. Bir de bunun için Gezi sonrası soldan ve kimi liberal çevrelerden gelecek insanların/katkıların parti eliti ile ilişkisinin belirleyici olacağını söylemeye çalıştım.]

Gülseren Onanç’ın 30 Mart değerlendirmesi bu çerçeveye denk düşüyor: RAPOR
  • Raporun ‘yönetici özeti’ bir işaret. Özel sektörde para kazanma derdindeki kayıp ‘80 kuşağı siyasete kendi terminilojisiyle dönüyor sanki.

  • Köklü yenilenmenin ayaklarını ekonomi, yargı ve eğitim reformu ve yerel yönetimleri güçlendirme olarak belirtiyor. Onanç da mı, demokratik özerklik diyor? 

  • Bir de Oy ve Ötesi ve occupychp gibi grupları kapsamamız diyor. Havaya sıkılan kurşun mu?
Ben sadece not ediyorum…

5 Nisan 2014 Cumartesi

Serinkanlı notlar/1-CHP'nin sorunu

Bir önceki post’ta bütün beddualarımı ettim. Şimdi biraz iş konuşmanın vakti geldi. Biliyorum sıkıcı ama CHP’den başlayalım.

Gün itibariyle enteresan ve yaratıcı potansiyelleri barındıran gerilimli bir süreçten geçiyoruz. Bir yanda güçlü ancak süreğen bir kriz pahasına güçlü kalabilen bir parti/hareket var, öte yandan da bu krizi yeni bir siyasal alternatife dönüştürmekte zorlanan bir dizi siyasi akım.

CHP’nin sorunu ne? Özünde bir perspektifinin olmaması. Özelde CHP ve genelde tabanını oluşturan kentli seküler kesimler son 3-5 senedir hareketlenseler bile üslup, perspektif ve siyaset üretme konusunda ciddi bir krizin içindeler. Nedeni muhtemelen bu kesimlerin zaten özünde apolitizme yatkın olmaları olabilir ama belki daha önemlisi 12 Eylül’ün okumuş yazmış kentli kesimlerin aktif siyasetten tasfiyesi anlamındaki olağanüstü başarısı ihmal edilmemeli. Biraz 12 Eylül edebiyatı ya da anı kitapları okursanız şu tür şeylere mutlaka rastlarsınız: ‘Abi sen işi gücü olan, evli barklı adam, ne işin var örgütle mörgütle!’. Devlet şiddetinin siyasete görece az angaje ve kaybedecek şeyi olan orta sınıfları ne kadar korkuttuğu örneklerle sabittir. E hepimiz üniversiteye ‘siyasetten uzak dur’ uyarılarıyla gönderilmedik mi?

Fiziksel ve ruhsal bir paslanmadan bahsediyorum. Ancak bir çabanın olduğu da ortada: ‘Olaylara karışma’ denen çocuklar, şimdi sandıklara oy saymaya gönderiliyor. Ya da sözgelimi ‘tatava yapma bas-geç’ kampanyası gayet etkili oldu ve bu arada biz tatavacıları sıkıştıran bi kampanyaydı. Diğer küçük örnek: Baykal’ın 70 küsür yaşında bile ‘özgürlükçü bir laiklikten’ bahsedebilmesi şaşırtıcı değil miydi? (Ama zinhar, anadilde eğitim konusunda taviz vermedi)

Ancak gerçek bir toplumsal siyaset üretme ile reaksiyoner bir aktivizme sıkışma ve sembollere hapsolma (bkz. ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’) arasındaki gerilim bu kesimin temel sorunu. Gerçek bir toplumsal siyaset derken en güncel sorunlara da cevaplar üreten ama onları aşan bir fikir/model üretilmesi ve bunun için geniş kesimlerin mobilize edilebilmesini kastediyorum. Bunun için mesela, cari açık ve kriz beklentisinin ötesinde bir ekonomi perspektifine sahip olmanız lazım, yıllardır önünüze konulan tarihinizin tartışmalı konularını önemsizleştirecek ama kısmen de cevaplayan bir sekülerlik tanımı yapmanız, ya da Kürtlerin taleplerine dönük aç, net ve anlaşılır cevaplarınızın olması lazım. Elbette her konuda cevabınızın olması gerekmez, ancak açık bir perspektiftir ihtiyacınız olan.

Reaksiyoner bir aktivizm ise bugün şahit olduğumuz en kötü seçenek: Neredeyse sadece Tayyip düşmanlığına ve karşıtlığına ingirgenmiş bir nefrete hapsolmuş tepkiler (bkz. ‘abi Gül daha iyi bundan, o bile gelse memleket rahatlar’) ve kısa dönem kazanım beklentisinin ötesine geçemeyen taktikler (bkz. 17 Aralık sonrası Cemaat’in lafının bile edilmemesi ya da seçimde gösterilen MHP’li adaylar). Bu haliyle CHP ‘anti-AKparti’ olma yolunda hızla ilerliyor. Dediğim gibi kısa dönemli bir perspektif içinde kendi içinde mantıklı görünen bu taktikler (nitekim Ankara belediyesi muhtemelen ancak hile ile elde tutulabildi) biraz uzun vadede hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü bütün bu taktik hamleleri de içeren geniş bir perspektifin parçası değiller. Bu CHP’nin AKP ve Kürt hareketine göre en büyük zaafı. Çok basit: Sadece Tayyib’i göndermek için yıllardır bu adama inanmış insanları ikna edemezsiniz. Dolayısıyla işiniz ya allaha, ya da somut durumda Cemaat’e ya da belki Kürtlere (bkz. KCK’nın her ‘çözüm sürecini bitebilir’ açıklamasının bu çevrelerde RT manyağı olması) kalacaktır.

Peki CHP’nin bu tür bir perspektif üreterek kurucu bir siyasal özne haline gelmesi mümkün mü? Entellektüel yaratıcılık bakımından özellikle Gezi sonrası atmosferde soldan devşirilen kadroların bu konuda bir baskı yaratması mümkün. Ancak partinin siyasi eliti ile bu kesimin olası katkıları arasında nasıl bir ilişki kurulacağı bir muamma. Gene aynı sorun bariz görünen örgütlenme beceriksizliğinin aşılması konusunda da görülüyor.(Üsküdar’da seçim gecesi yaşananları birinden dinleyin) Ankara’da 30 Mart akşamı görüldü ki niyet edilse harekete geçmeye bir çok kişi, özellikle üniversiteli, var, ama bu kadar insanı mobilize etmek ciddi bir siyasal sorundur.

Kısaca: Siyasal rejimin niteliğinin tartışıldığı böyle bir dönemde CHP’nin bu tartışmada etkili olabilmesinin yolu kendisi olmaktan çıkmak, başkalaşmak ya da dönüşmek. Bu başkalaşma ise türbanlı kadınların partiye üye yapılması, ya da yoksul mahallerinden pozlar veren milletveki gibi ad hoc hamlelerle değil ancak ciddi, tutarlı, ve sistematik bir perspektif üretmekle mümkün olabilir. Tam da bu konuda benim mütevazi önerim CHP’nin Kürt hareketini örnek olay olarak ele alıp incelemesidir.

İki üç gün içinde: Serinkanlı notlar/2-HDP’nin sorunu

4 Nisan 2014 Cuma

30 Mart vs.: Neler gördük?

"Ateşi ve ihaneti gördük" diyebilirdim, ama yalan olmasın, görmedik. Nitekim barikatlar artık kısa yirminci yüzyıldaki gibi ölümüne kurulmuyor, daha çok savunma amaçlı, biraz çarık çürük ve çoğunlukla da o eski güzel günlere verilen bi selam gibi kuruluyor: Sevimli ve olmalı.

Gezi’den sonra: Hayal kırıklığı olmayan hayal kırıklıklıklarını, kızgınlık sayılamayacak öfkelenmeleri ve nefret üretmeyen darılmaları gördük. Sonra bol bol mızmızlık ve sıkılmaca. Şöyle ki: En olmayacak yerde bir şey oldu, ama ondan bile birşey olamadı… Neticede galiba bunu gördük.

İtiraf edelim bol bol gürültü patırtı gördük. Ancak parlamenter demokrasinin en basit kural ve kaidelerinin yeni yeni farkedildiği şu günlerde bu normal sayılmalı. İlk kez hangi zarfa hangi kağıdın koyulacağı önceden bu kadar hesaplandı, ilk kez sandık başlarında nöbetler tutuldu, ilk kez ıslak imzalı tutanaklar albümlere konuldu. Ama olsun. Bütün bunlar alay-ı vala ile yapıldı, müşahit yoldaşlar kentin uzak semtlerine gidemediler, Şişli ve Kadıköy’de biraz yığılma olurken, Bağcılar’da ne olduğunu bilemedik. Ama bu da olsun.

Atlamayalım: ‘Biz görevimizi yaptık’ denildi ve sonra evlere dönüldü ve kahveler içildi. Ama bu kadarı olmasın! Kimse görevini yapmadığı için bu günlere geldik, bu yüzden hep beraber dileyelim ki: O kahvelere suçluluk duygusu eşlik etsin, üstüne içtikleri su haram olsun, en azından ölü çocuklarımızın kemikleri çürüyene kadar bu memleket rahat uyku uyumasın…

Sonra bu asi Kürt çocuklarının oyları bir CHP’nin cebine konuldu, bir AKP’nin cebine. Sonra tanrılar aralarında anlaşamayınca Kürtler gene bildiklerini okudular. Bu güzel oldu. Nitekim sen elmayı istiyorsun diye elmanın da istemesi şart değil, ki bu da parlamenter demokrasinin bir başka kuralı. Bunu gördük. Olsun. Evet bu olsun.

Sonra entelektüelin egosantrizmini, cesaretsizliğini ve bitmeyen özürlerini gördük. Bana örneklerini saydırmayın, açın facebook sayfalarınızı bakın. Bunları çok fazla gördük, yorulduk.

İçimde kalmasın: Kasım ayının güzel güneşli bir günüydü, “uzak Latin topraklarında kamyon şoförleri başkan oluyor, bizde de eski bir mahpus, eski bir kamyon şoförü, hep aynı yıpranmış deri ceketi giyen adam, varsın başkan olmayıversin, ama en azından olabilecek en güzel seçim yenilgisini bize yaşatsın” dedik, ama sevincimizi kursağımızda bıraktınız. Bırakanların evlerine ateşler salınsın. İşte bu mutlaka olsun…

Belki en çok şunu gördük: Az laf çok iş yapmak lazım. İğneyle kuyu kazmanın haysiyetini görmek lazım. Sandıklardan piyango beklemenin ayıp olduğunu hissetmek lazım. Zalimlerin birbirlerinin suratına fırlattıkları günah dolu tapelerin bizi daha ahlaklı daha iyi yapmayacağınız görmek, bunun üzerine biraz düşünmek lazım.

23 Mart 2014 Pazar

bir seçim beyanatı da benden

Seçim geçsin ayağım sağlam yere bassın öyle yazayım dedim, ama koşullar beni de seçim beyanatı vermeye zorladı:
1. Nazım’ın dediği gibi ‘en güzel oy 30 martta hdp’ye verilecek oydur’. Net.
2. HDP’nin seçim ahlakı/stratejisi vs üzerinden eleştirilmesi karşısında ‘insan gerçekten hayret ediyor’: Aylar önce adam gibi bi ittifak için gittiği ve kapısından kovulduğu partiyi neden desteklemiyorsun demek ‘ayıptır, günahtır, zulümdür’.
3. HDP’liler Sarıgül’ü desteklesin demek, eşyanın tabiyatından, fizikten, kimyadan ve mantıktan anlamamak, hayatında bir tane Kürt görmemiş olmak demektir. Hele bunu yıllardır bu hareketi tanıyan Gambetti gibilerinin demesi, on numara kafa karışıklığıdır. 
4. Öte yandan CHP’liler Sırrı’ya ve HDP’ye yatıp kalkıp dua etmeliler: Sırrı’nın bütün bu tatavanın yapıldığı Cihangir ve Kadıköy’den CHP’den çalacağı oy, Sultanbeyli’de ve Avcılar’da AKP’den çalacağı oydan daha azdır: Denemesi bedava, akbil 2 lira, bi otobüsle gider sorarsınız. 
5. HDP eleştirileri ile seçimde Sarıgül’e verip vermemek ayrı şeylerdir. Eğri oturup doğru konulaşım: ‘Her şeyden önce AKP durdurulmalı, o yüzden ikinci kimse ona verilmeli, tatava yapmayın’ diyenler Ankara’da Mansur Yavaş’a verecekler, istanbul’da da MHP güçlü olsaydı MHP adayına aynı mantık dairesinde vereceklerdi. Olay bu kadar basittir. Benim içinse: İstanbul’da yüzde 10 oy almış bir HDP, Sarıgül’ün Topbaş’ı devirmesinden daha değerlidir. 
6. AKP öfkesi kiç kimsenin aklını, vicdanını bir taraf bırakmasını mazur göstermez: AKP 30 martta da güçlü olacak, kaç alırsa alsın. Nedeni de basit: Daha düne kadar bunlarla iş tutanların şimdi kasetlerle AKP’yi yıkması akıl dışıdır, ırkçılıkla/geçmişiyle/akp’nin temsil ettiği siyaset ve değerlerle köklü bi şekilde hesaplaşmayan bi CHP’nin iktidara gelmesi hayaldir, siyasetin oldum olası hırsızlıkla ilintilendiği, vatandaşa sinizmden başka seçenek bırakılmamış bu saçma sapan, ahbap çavuş demokrasisinde ‘insanlar hırsızlığı cezalandırsın’, demek hayaldir. 
7. AKP elbet gidecek, üstelik muhtemelen çok uzak olmayan bir gelecekte, ama bu CHP’nin, MHP’nin ve diğerlerinin AKP’lileşmesi pahasına olacak. Bütün bunları bi tarafa bırakıp, seçim sandığından piyango bekleyenler, 30 martta ne çok sevinsinler ne de çok üzülsünler!


8. Ha unutmadan: “hdp güzel proje ama bu seçimde oylar sarıgül’e” diyen arkadaşları da seçim sonrası hdp saflarına bekleriz. 


sağlıcakla kalın efendim.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Ahmet Kaya: Vallahi biz dostu özledik!

Malumunuz, ya da değil tam bilemiyorum, ama Ahmet bilmem kaç sene evvel bugün gitti.
Umarım gittiği yerde yüce gök elinden kırık sazını almayacak, Bahtiyar’la oturup rakı içip türkü söyleyecek, Nazlıcan ve Bedirhanla geçmiş günlerden, eski sevdalardan, eski kavgalardan söz edecekler ve bir zamanlar birer keklik olup üzerinden süzüldükleri dağları yukardan izleyecekler. Kuşku yok ki, Ahmet’in ruhu bu cehennemde olduğundan daha huzurlu olacak, sigarayı beş pakete çıkaracak ama içindeki çocuk artık eskisi gibi tedirgin olmayacak.
Peki Ahmet Kaya kimdi? Numaralandırmaya olan naif merakımı mazur görürseniz, sanırım şunlardan her biri, ya da hepsiydi:
  • Tartışmasız ‘78 devrimcisi abilerine aşık bi adamdı. O ilk başta gördüğünde yadırgadığı İspanyol paçalı, kendine ‘arkadaş’ diyen adamlar kalbinden hiç silinmedi, ve hatta denebilir ki, aşkın ve sokakların o coşkulu çocukları aklını yarım, kalbini ezik bırakıp bağzı atlara binip öylece gidiverdiler ve geride delirmemek için kendini paralamak dışında seçeneği olmayan bi adam bıraktılar.
  • Ancak Ahmet’i gene tartışmasız, 70’lerin kentleşme, proleterleşme, varoşlaşma, ve lümpenleşme konteksti dışında anlayamayız: Anlaşılamama korkusu, şu koca kalabalıklar içinde kendine bir yer açma kaygısı, bilinme, tanınma, binlerce insanın önünde sahneye çıkma isteği ve dinmeyen ego… Bu açılardan arabesk kuşağıyla mutlak ortaklıkları var. Ümit Kıvanç’ın belgeselinin ilk bölümü bunu gayet güzel anlatır: Uçurtmam Tellere Takıldı
  • Ancak işte bu ego ve kompleks, o güzel devrimci abileri unutturmama misyonuyla birleşmekte zorlanmadı. Esaslı ve samimi bir sentez. Net ve vurucu. Ağlarsınız ama acımadan ve neşeli bir kederle. Ki en ünlü ve zengin olduğunda, bütün kapılar ona açıkken, hepsini elinin tersiyle itebilmesi o esasın ufacık bi kanıtı. 
  • Mucizevi bi adam. Kulağına üflenen yaratıcı tılsımın açıklaması olmaz: Şans, genetik kaza ya da allahın lütfu…
  • Oğuz Atay’ın bitiremediği Türkiye’nin Ruhu’nu o bitirdi: Türkiye denilen bu cehennemin hakettiği biçimde bolca gözyaşı, melankoli, rakı ve sayısı asimptotik biçimde artan sigara paketleri eşliğinde.
  • Ahmet’i en iyi İbo ya da belki Şivan’la yanyana koyarsanız daha iyi anlar, karşılaştırmalı bir perspektifin avantajından yararlanırsınız: O hiçbir zaman sadece bu dünyanın nimetleri karşısında boynunu büken yetenekli ve yoksul bir halk çocuğu olmadı. İsyanı konjonktürel değil, kalıcı ve esaslıydı ve bu dünyada mutlu olma ihtimali zaten hiç yoktu.  
  • Sol 1980 sonrası Türkiye’sinde, maalesef, hapishanede, hücre evlerinde, işkencede, özetle Sivas’ta ve Gazi’de, kazanma umudu olmadan, hayranlık verici bir müdanasızlıkla şiddetle direnen, varolmak için kendini kendini öldüren, o zayıf, kavruk ve biraz da dogmatik adam ve kadınlardır. Ve bununla beraber bizzat Ahmet Kaya’nın kendisidir.
  • Sorulsa öyle mi, diye, Ahmet Cemal Süreya’ya verdiği yanıtı verirdi: “Bu soru tam bir alaturka şarkı gibi oldu? Cevap vermek mümkün değil. Zaten görünüyor”
  • Ek okumalar: Cemal Süreya’ya verdiği röportaj, Sırrı’dan Apollo Ahmet

3 Haziran 2013 Pazartesi

Birkaç kişisel apolitik tespit ya da 'merhaba başkaldırı'

- Vallahi Ertuğrul Özkök’e nazire olsun diye koymadım başlığı. O yüzden biraz daha değiştirerek ve de Lenin’in ‘siyaset binlerin değil milyonların olduğu yerde başlar’ lafını hatırlayarak ‘merhaba politika’ diyebiliriz. Ah şöyle adam akıllı politikayı ne çok özlemişiz!
- Rahmetl Kıvılcımlı olsa ‘halk kılıcını attı’ derdi. Hakikaten attı. Biraz ergenlikten çıkmış gibi olmadık mı? Hani millet olarak artık şu uzuuuun ergenlik dönemimizi bitirdik artık ciddi ciddi oturup konuşabiliriz sanki.
- En son Emek eylemlerinde küçük ama özgül ağırlığı fazla bir kalabalık vardı. Ama, ‘mücadele bitmedi bu daha başlangıç’ sloganlar atılınca biraz ironik bulmuştum, çünkü benim gibi 15 senedir şu ya da bu şekilde eylemlere giden insanlar bir sinizm geliştiriyorlar. Buna apolitizm de diyebiliriz. Neticede politika özünde farklı olanı kavramakla ilgili. Kafalarımızdaki tıkaçlar açıldı, ne güzel!
- İçinde ‘12 Eylül’ kafı geçen yazıları uzun süredir okumamaya gayret ediyodum ama artık bu lafı raftan temelli kaldırabiliriz sanki. Artık başka kelimelerle konuşmak lazım değil mi? Daha güzel kavramlar geliştirelim, biraz yaratıcı olalım. Dogmatik olanlara ise biber gazı sıkmasak da sıkmakla tehdit edelim.
- Sevgili Abdullah ve Mehmet. Ne diyeyim bilmiyorum. Biraz kalbim sızlıyor: Böyle gencecik, ateşin üstüne düşer düşmez buharlaşan iki damla su. Muhakkak ki, atmosferden süzülüp bu topraklara yeniden karışacaksınız. Arada sizi unutsak da, eminim, yediğimiz ekmekte içtiğimiz suda hep olacaksınız! İkinizi de çok öpüyorum.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

bir iki tane 1 mayıs notu

1. Şimdi efendim, önce bizim evin hallerinden başlayalım: bizim çocuklar - ‘our boys’, sosyalist soldan bahsediyorum- biraz dogmatiktirler, reel politikadan çok çakmazlar, tezcanlıdırlar vd. Ama bunun dışında ve ötesinde, serde devrimcilik vardır, o Taksime ille de çıkılacaktır! Solun elinde bu inatçılık, bu müdanaasızlık da olmasa, süklüm-püklüm, mıymıntı bir dogmatizm emin olun hiç ama hiç çekilmezdi!
2. Tam da şu an, bilumum hükümet mahvillerinde, ve dahi mufazakar kıraathanelerde, esnaf sohbetlerinde, ve bizim sokaklarda konu malum coğrafi nedenlerle, hep aynıydı: Yahu bunların derdi başka, neden ille de Taksim? Şöyle bir yorum getireyim: Esasında bizim çocuklarla onların çocukları iki ayrı insan tipidir. Bizimkiler biraz mahallenin harbi, delikanlı, örneklerine biraz eski Türk filmlerinden rastlayabileceğiniz ve ‘bu çok yaşamaz’ dediğiniz, hesapsız-kitapsız çocuklardır ve emin olun bunu güzelleme olsun diye de demiyorum, zira bu kitapsızlıktan biz çok cektik. Onların çocuklarıysa, bakkalda çıraktır, kafası zehir gibi çalışır, üç yıla kalmaz, kendi bakkalını ve artık o arada allah da yardım ederse mahallenin ilk süpermarketini açacaktır. Bizimkiler kot giyer, kirli sakallıdır, biraz dalgındır, onlarsa hep ütülü pantolon, yüzlerinde hafif bi gülümseme.
İşte şimdi bazı aklı evveller, bu iki insan tipinin birbirini anlamasını bekliyorlar: Sizce imkanı var mı?
3. Bu sene gördüğümüz, biraz paslandığımız ve rehavete kapıldığımız gerçeği. Üç sene Taksim güneşi biraz çarptı bizi, tam ne yapalım, nereye gidelim bilemedik. Ama gelecek yıl, daha iyi, daha güzel, daha akıllı! Malum elimizde sağlam kalan tek motto: pilavdan dönenin…
4. Biz evden çıktık, yolda Halaskargazi'de, meydandan dönen, Sırrı ile Sabo’yu gördük, muzaffer görünmüyorlardı, ama meydana sızabilmiş olmanın verdiği küçük bir neşe vardı yüzlerinde. (Bu arada bugün Birgün’ün Sırrı’ya referansla, ‘BDP sadece sitem etti’ açıklamasını, kendilerinin malum sürecin neresinden duracaklarını tayin edememelerinin yarattığı bi kafakarışıklığı olarak not ediyorum: saçma sapan konuşmayın!)
5. Günün en saçma açıklaması Kılıçdaroğlu’ndan geldi: "Bizi dünyaya rezil ettiler". Bence Gandi Kemal’i iki üç sene Batı Avrupa'a ‘tehcir’ edelim, hem bu Ermeni meselesini daha iyi anlar, hem de rezil olduğumuzu düşündüğü o dünyanın da bizden o kadar da hallice olmadığını, hallice olduğu durumlarda da bunun nedeninin, o Fransızlar İngilizler bir kaç yüzyıl evvel, her sene taksime çıktığı için olduğunu görür. Umarım yani, belki!
6. İlgisiz ve izlenimsel bir son not: İçiniz ferah olsun, kendinizi kötümserliğe ve sinizme kaptırmayın, gündüz bunaldığımızda buzlu ayran, akşam da serinde buzlu bira içelim, çocuklar gibi, espriler, şakalar, neşeler…