ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

16 Kasım 2013 Cumartesi

Ahmet Kaya: Vallahi biz dostu özledik!

Malumunuz, ya da değil tam bilemiyorum, ama Ahmet bilmem kaç sene evvel bugün gitti.
Umarım gittiği yerde yüce gök elinden kırık sazını almayacak, Bahtiyar’la oturup rakı içip türkü söyleyecek, Nazlıcan ve Bedirhanla geçmiş günlerden, eski sevdalardan, eski kavgalardan söz edecekler ve bir zamanlar birer keklik olup üzerinden süzüldükleri dağları yukardan izleyecekler. Kuşku yok ki, Ahmet’in ruhu bu cehennemde olduğundan daha huzurlu olacak, sigarayı beş pakete çıkaracak ama içindeki çocuk artık eskisi gibi tedirgin olmayacak.
Peki Ahmet Kaya kimdi? Numaralandırmaya olan naif merakımı mazur görürseniz, sanırım şunlardan her biri, ya da hepsiydi:
  • Tartışmasız ‘78 devrimcisi abilerine aşık bi adamdı. O ilk başta gördüğünde yadırgadığı İspanyol paçalı, kendine ‘arkadaş’ diyen adamlar kalbinden hiç silinmedi, ve hatta denebilir ki, aşkın ve sokakların o coşkulu çocukları aklını yarım, kalbini ezik bırakıp bağzı atlara binip öylece gidiverdiler ve geride delirmemek için kendini paralamak dışında seçeneği olmayan bi adam bıraktılar.
  • Ancak Ahmet’i gene tartışmasız, 70’lerin kentleşme, proleterleşme, varoşlaşma, ve lümpenleşme konteksti dışında anlayamayız: Anlaşılamama korkusu, şu koca kalabalıklar içinde kendine bir yer açma kaygısı, bilinme, tanınma, binlerce insanın önünde sahneye çıkma isteği ve dinmeyen ego… Bu açılardan arabesk kuşağıyla mutlak ortaklıkları var. Ümit Kıvanç’ın belgeselinin ilk bölümü bunu gayet güzel anlatır: Uçurtmam Tellere Takıldı
  • Ancak işte bu ego ve kompleks, o güzel devrimci abileri unutturmama misyonuyla birleşmekte zorlanmadı. Esaslı ve samimi bir sentez. Net ve vurucu. Ağlarsınız ama acımadan ve neşeli bir kederle. Ki en ünlü ve zengin olduğunda, bütün kapılar ona açıkken, hepsini elinin tersiyle itebilmesi o esasın ufacık bi kanıtı. 
  • Mucizevi bi adam. Kulağına üflenen yaratıcı tılsımın açıklaması olmaz: Şans, genetik kaza ya da allahın lütfu…
  • Oğuz Atay’ın bitiremediği Türkiye’nin Ruhu’nu o bitirdi: Türkiye denilen bu cehennemin hakettiği biçimde bolca gözyaşı, melankoli, rakı ve sayısı asimptotik biçimde artan sigara paketleri eşliğinde.
  • Ahmet’i en iyi İbo ya da belki Şivan’la yanyana koyarsanız daha iyi anlar, karşılaştırmalı bir perspektifin avantajından yararlanırsınız: O hiçbir zaman sadece bu dünyanın nimetleri karşısında boynunu büken yetenekli ve yoksul bir halk çocuğu olmadı. İsyanı konjonktürel değil, kalıcı ve esaslıydı ve bu dünyada mutlu olma ihtimali zaten hiç yoktu.  
  • Sol 1980 sonrası Türkiye’sinde, maalesef, hapishanede, hücre evlerinde, işkencede, özetle Sivas’ta ve Gazi’de, kazanma umudu olmadan, hayranlık verici bir müdanasızlıkla şiddetle direnen, varolmak için kendini kendini öldüren, o zayıf, kavruk ve biraz da dogmatik adam ve kadınlardır. Ve bununla beraber bizzat Ahmet Kaya’nın kendisidir.
  • Sorulsa öyle mi, diye, Ahmet Cemal Süreya’ya verdiği yanıtı verirdi: “Bu soru tam bir alaturka şarkı gibi oldu? Cevap vermek mümkün değil. Zaten görünüyor”
  • Ek okumalar: Cemal Süreya’ya verdiği röportaj, Sırrı’dan Apollo Ahmet

3 Haziran 2013 Pazartesi

Birkaç kişisel apolitik tespit ya da 'merhaba başkaldırı'

- Vallahi Ertuğrul Özkök’e nazire olsun diye koymadım başlığı. O yüzden biraz daha değiştirerek ve de Lenin’in ‘siyaset binlerin değil milyonların olduğu yerde başlar’ lafını hatırlayarak ‘merhaba politika’ diyebiliriz. Ah şöyle adam akıllı politikayı ne çok özlemişiz!
- Rahmetl Kıvılcımlı olsa ‘halk kılıcını attı’ derdi. Hakikaten attı. Biraz ergenlikten çıkmış gibi olmadık mı? Hani millet olarak artık şu uzuuuun ergenlik dönemimizi bitirdik artık ciddi ciddi oturup konuşabiliriz sanki.
- En son Emek eylemlerinde küçük ama özgül ağırlığı fazla bir kalabalık vardı. Ama, ‘mücadele bitmedi bu daha başlangıç’ sloganlar atılınca biraz ironik bulmuştum, çünkü benim gibi 15 senedir şu ya da bu şekilde eylemlere giden insanlar bir sinizm geliştiriyorlar. Buna apolitizm de diyebiliriz. Neticede politika özünde farklı olanı kavramakla ilgili. Kafalarımızdaki tıkaçlar açıldı, ne güzel!
- İçinde ‘12 Eylül’ kafı geçen yazıları uzun süredir okumamaya gayret ediyodum ama artık bu lafı raftan temelli kaldırabiliriz sanki. Artık başka kelimelerle konuşmak lazım değil mi? Daha güzel kavramlar geliştirelim, biraz yaratıcı olalım. Dogmatik olanlara ise biber gazı sıkmasak da sıkmakla tehdit edelim.
- Sevgili Abdullah ve Mehmet. Ne diyeyim bilmiyorum. Biraz kalbim sızlıyor: Böyle gencecik, ateşin üstüne düşer düşmez buharlaşan iki damla su. Muhakkak ki, atmosferden süzülüp bu topraklara yeniden karışacaksınız. Arada sizi unutsak da, eminim, yediğimiz ekmekte içtiğimiz suda hep olacaksınız! İkinizi de çok öpüyorum.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

bir iki tane 1 mayıs notu

1. Şimdi efendim, önce bizim evin hallerinden başlayalım: bizim çocuklar - ‘our boys’, sosyalist soldan bahsediyorum- biraz dogmatiktirler, reel politikadan çok çakmazlar, tezcanlıdırlar vd. Ama bunun dışında ve ötesinde, serde devrimcilik vardır, o Taksime ille de çıkılacaktır! Solun elinde bu inatçılık, bu müdanaasızlık da olmasa, süklüm-püklüm, mıymıntı bir dogmatizm emin olun hiç ama hiç çekilmezdi!
2. Tam da şu an, bilumum hükümet mahvillerinde, ve dahi mufazakar kıraathanelerde, esnaf sohbetlerinde, ve bizim sokaklarda konu malum coğrafi nedenlerle, hep aynıydı: Yahu bunların derdi başka, neden ille de Taksim? Şöyle bir yorum getireyim: Esasında bizim çocuklarla onların çocukları iki ayrı insan tipidir. Bizimkiler biraz mahallenin harbi, delikanlı, örneklerine biraz eski Türk filmlerinden rastlayabileceğiniz ve ‘bu çok yaşamaz’ dediğiniz, hesapsız-kitapsız çocuklardır ve emin olun bunu güzelleme olsun diye de demiyorum, zira bu kitapsızlıktan biz çok cektik. Onların çocuklarıysa, bakkalda çıraktır, kafası zehir gibi çalışır, üç yıla kalmaz, kendi bakkalını ve artık o arada allah da yardım ederse mahallenin ilk süpermarketini açacaktır. Bizimkiler kot giyer, kirli sakallıdır, biraz dalgındır, onlarsa hep ütülü pantolon, yüzlerinde hafif bi gülümseme.
İşte şimdi bazı aklı evveller, bu iki insan tipinin birbirini anlamasını bekliyorlar: Sizce imkanı var mı?
3. Bu sene gördüğümüz, biraz paslandığımız ve rehavete kapıldığımız gerçeği. Üç sene Taksim güneşi biraz çarptı bizi, tam ne yapalım, nereye gidelim bilemedik. Ama gelecek yıl, daha iyi, daha güzel, daha akıllı! Malum elimizde sağlam kalan tek motto: pilavdan dönenin…
4. Biz evden çıktık, yolda Halaskargazi'de, meydandan dönen, Sırrı ile Sabo’yu gördük, muzaffer görünmüyorlardı, ama meydana sızabilmiş olmanın verdiği küçük bir neşe vardı yüzlerinde. (Bu arada bugün Birgün’ün Sırrı’ya referansla, ‘BDP sadece sitem etti’ açıklamasını, kendilerinin malum sürecin neresinden duracaklarını tayin edememelerinin yarattığı bi kafakarışıklığı olarak not ediyorum: saçma sapan konuşmayın!)
5. Günün en saçma açıklaması Kılıçdaroğlu’ndan geldi: "Bizi dünyaya rezil ettiler". Bence Gandi Kemal’i iki üç sene Batı Avrupa'a ‘tehcir’ edelim, hem bu Ermeni meselesini daha iyi anlar, hem de rezil olduğumuzu düşündüğü o dünyanın da bizden o kadar da hallice olmadığını, hallice olduğu durumlarda da bunun nedeninin, o Fransızlar İngilizler bir kaç yüzyıl evvel, her sene taksime çıktığı için olduğunu görür. Umarım yani, belki!
6. İlgisiz ve izlenimsel bir son not: İçiniz ferah olsun, kendinizi kötümserliğe ve sinizme kaptırmayın, gündüz bunaldığımızda buzlu ayran, akşam da serinde buzlu bira içelim, çocuklar gibi, espriler, şakalar, neşeler…

29 Ocak 2013 Salı


Kılıçdaroğlu dün dedi ki:
Biz sosyal demokrat bir partiyiz. Biz aynı zamanda milliyetçiyiz, ülkemizi seviyoruz. Bizim milliyetçiliğimiz çoğulculuk anlayışını benimser. Devletin ırkı olmaz, devlet tüm etnik milletlere eşit mesafede durur. Milliyetçilik anlayışımız çağdaştır, tüm yurttaşları kucaklar. Anlayışımız, kimsenin ötekileştirilmediği bir anlayıştır. Bizim milliyetçiliğimiz kafatası milliyetçiliği değil. Biz bu ülkede kardeşçe yaşamak istiyoruz.
Şimdi öyle bir paragraf ki bu, söze sanki Fikri Sağlar başlamış da sonra lafı Tayyip’e devretmiş, sonra onunla Baykal  arasında bir diyalog yaşanmış, ki arada Bahçeli de girer gibi olmuş, en son cümleyi ise Hakkarili bir gerilla anası koymuş.

Şimdi ben bütün bunların bir bileşkesinden anlamlı bir cümle çıkmayacağını maalesef bilmeyen, bilse de anlamayan, anlasa da anlamamazlıktan gelen Kılıçdaroğlu’na şunları hatırlatmak isterim:
  • Herkes Demirel olamaz, Demirel olmak için eklektizmi kurnazlik ve imajinasyonla örtecek ama bunun ötesinde sonuçta açık ve net bir mesaj vermis olacaksınız. Sözgelimi, ‘bana milliyetçiler adam öldürtüyor dedirtemezsiniz’ sözü biraz eklektik bir sözdür, ama mesajı açıktır. Senin mesajın yok be adam!

  • Şimdi Türkiye denilen bu cehennemde siyasette bir kural vardır, o da şudur: Ne olursanız olun, sağcı, solcu, sosyalist, milliyetçi vd., ama neyi savunduğunuzu açık açık koyacaksınız, lafı dolandırmayacaksınız, başkalarına referans vermeyeceksiniz, hatta neyi savunuyorsanız, onun en önde gideni siz olacaksınız. Yani kısaca idarei maslahat yapmayacaksınız. Hele hele muhalefette iseniz, yani gözetmeniz gereken çok denge yoksa, hiç buna kalkışmayacaksınız. Şimdi Kılıçdaroğlu buna kalkışmakla kalmayıp, idarei maslahatı alışkanlık haline getirdi. Aptallığı şurda bunun görülmeyeceğini sanıyor!

  • Oysa sahi biz bu adamı neden sevmiştik? Marx’a dahi ‘Kılıçdaroğlu iyi de CHP kötü dedirten’ neydi sahi? Hatırlamanın zamanıdır: Rakiplerinin yüzüne çarptığı o belgeler değil miydi, adamların yolsuzluk yaptığını, açık ve net argümanlarla anlatması değil miydi? O gitti, yerine chp’nin fuzuli dengelerini korumaya çalışan bir kasaba politikacısı geldi. Hayırlı olsun!

  • Şaşkınlığının vardığı nokta şu: Sürekli yurtseverlikten baseden bu adam arada kendini yukarıdaki gibi milliyetçi de ilan ediverdi. Oysa ki, daha geçen gün Türkmen oldugu iddiasına bizzat amcasının kızı Kürt-Alevi olduklarını söyleyerek yanıt vermişti. Ya allahaşkına amcasının kızı tarafından düzeltilen siyasi lider mi olur? 

  • Netice: Bu ‘yeni chp’ olayı burda yatar. Net.

23 Ocak 2013 Çarşamba

who is who/ İsmet Berkan

Hani şarkıda dendiği gibi, ‘zamanı geçen’lerden. Daha önce de Berkan’ın gitgide out-of-date olduğunu, Taraf’a karşı Radikal’i doğru konumlandıramadığını, bu yüzden de anlamsızlaştığını yazmıştım.


Buna ne ekleyebilirim diye düşünürken cevabı Berkan’ın kendisi verdi: Bugün bir twit attı ve cümleye noktayı koydu. Berkan, Murat Karayılan’ın bugün Taraf’a manşet olan mülakatının linkini bana iletebilecek var mı, diye soruyordu. Olağanüstü değil mi? Berkan gibi Radikali o kadar yıl yönetmiş, Kürt meselesini hala yakından takip ettiğini iddia eden, ve hatta bu konuda analizler yazan biri Fırat Haber Ajansını düzenli takip etmiyor, iki gündür yayımlanan Karayılan söyleşinden Taraf sayesinde haberdar oluyor, bir de utanmadan bunu twitter da ilan ediyor.


İsmet, fizikte lisansa başladı ama dikkatini toplayamadığı için bırakmak zorunda kaldı, sonra gazetecilik yaptı ama sonra orda da dikkatini toplayamadı. Şimdi günlük bir gazetede fizik ve gazetecilik temalı denemeler karalıyor.


Ahmet Kekeç hayatının tek doğru lafını etmiş:


 image

20 Ocak 2013 Pazar

Herkesin merak ettiği sorularla ilgili kesin düşüncelerim

Soru: Ahmet Altan Taraf’tan neden ayrıldı?
Cevap: Canı sıkıldı da ondan. Kaç sene oldu, işte 4-5 senedir, her sabah erken kalk, gazeteye git, haberleri takip et, milleti azarla, önce solculara sonra sağcılara ve sonra gene solculara ayar ver bla bla bla, kolay değil yani neticede. Yoruldu ve çekti gitti. Budur. Ama burdaki twist nerde: Vuruşa vuruşa gitti, dedirtti. Aferin.
Soru: Liberaller kimlerdir ve ne için mücadele ederler?
Cevap: Liberaller, bir Hollandalı gazeteci tarafından yazıldığında hafifçe gülümseyip iyi niyetine verip sevimli bulacağınız şeyleri yazarlar. Ancak yazarın Türkiyeli olduğunu öğrendiğinizde ‘what the fuck?’ dersiniz. Bunların genç olanlarının, yıldıraykütahyalıgiller, suratlarında bir kötücüllük ve meymenetsizlik vardır. Esas dertleri siyasi piyasanın bir yerlerinde yer bulabilmektir. Yani dünyanın sonu gelsin ama bunlar tarafta, radikalde yazı yazabilsinler. Mesele budur.
Soru: Kürt sorunu bu yıl çözülür mü?
Cevap: Çözülmez. Bu kadar abuk subuk insan bu sene PKK silah bırakacak diyorsa çözülmeyecek demektir. Kardeşim sen başkalarıyla uğraşacağına önce kendi elindeki silaha bak, değil mi ya? Bu sene çözülmez ama üç vakte kadar olabilir: Burdaki ‘vaktin’ daha kesin bir tarifini ise ancak Kürtler yapabilirler, çünkü ancak onlar her nasıl oluyorsa AKP ile kendine format atmış olan zalim, küstah, kurnaz ve şizofrenik bir siyasi kültürü arada bir masanın başına çekmeyi başarıyorlar. Bu masadan ne çıkar bilemem ama şu var ki: Bu zalim ve küstah adamları arada enselerinden tutup sandalyeye oturtmak az şey değildir.
Soru: AKP kaç sene daha iktidarda kalacak?
Cevap: Geçen birisi 13 dönem dedi, ama bence 28 Şubat’çı anlamda 1000 yıl kadar iktidarda kalacak. Diyelim ki 1000 vakte kadar. Gene buradaki vaktin daha kesin bir tanımını yapacaklar olanlar, son on seneden en azından şu dersi çıkarabilenlerdir: Bu ülkede esaslı siyasi değişimler mümkündür, sinizm iyi bir şey değildir ve hayat sürprizlerle doludur.
Soru: Emine Ülker Tarhan’ın son günlerdeki açıklamaları neyi gösterir?
Cevap: Bu askeri vesayet denilen şey ne menem bi şeyse nasıl olup da öyle hemencecik sönümleniverdiğini açıklar. Bu eli kamçılı kadın, 80 senedir bir türlü eğilip bükülmeyen, memur kafalı kemalist establishment’ın nasıl ölmeye mahkum olduğunun kanıtıdır: Kardeşim insan arada bir kendini check etmez mi, ben nerde hata yapıyorum demez mi, şu konuda yaklaşımımı değiştireyim demez mi?
Soru: Koray Çalışkan nereye koşuyor? 
Cevap: K.Ç. (38) sosyal bilim denilen kahırlı ve emek-yoğun zanaatın mütevazi bir emekçisi olabilirdi. Ünlü olmazdı ama gerçeğin mikroskobik bir kısmını aydınlatabilirdi, ve arada bize bir kaç güzel makale okuma fırsatı verir, insan aklına olan imanımıza kendince bir katkı yapardı. Ama kendisi bunun yerine başka bir şey olmaya karar verdi: Siyaset piyasasında iyi bir işadamı. Yelpazenin solunda olmanız mukadderattır. Radikal solu çok kişiye satamazsınız: Piyasası küçüktür. Kürtlerin mücadelesinin az biraz piyasası vardır, ama mal biraz el yakar, cesaret ister. Ama CHP’de bir akıl hocası olarak hem sesleneceğiniz bir alan olur hem de cok risk almazsınız. İlkeler ya da değerler mi? Onların hiç olmadığını söylemek zalimlik olur, ama Çalışkan’ın egosunun ve hırsının onları biraz gölgelediğini söylemek de bir o kadar adaletli olacaktır.