ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

23 Mayıs 2010 Pazar

"darbe" notları

kısaca: baykal’ın düşürülüşü ve mahatma’nın yükselişi, ikinci 27 mayıs hareketidir. daha önce, radikal bir gündem değişikliği lazım demiştim, sanırım yalnız değil mişim? kim düşürdü ise eline sağlık!

siyaset bitti dediğimiz yerde herşey yeniden başladı.

soru: şu geçtiğimiz iki haftanın kitabını ilk kim yazacak?

önümüzdeki bir seneyi, siyaset bilimi öğrencileri ellerinden not defterleri ile takip etsinler. kıyasıya meydan savaşı. kalanlarımız çekirdek paketlerini hazır etsin.

önümüzdeki bir seneyi geçtiğimiz 8 seneden ayıran en önemli şey şu: ilk kez gündemi akp değil, bi başkası, yani mahatma belirleyecek. akp savunmada ve biraz da bel atı çalışacak. ipler chp’nin elinde. iyi strateji ve daha ikna edici yöntemlerle burun farkı ile kazanır.

altın vuruş: şener, sarıgül, “yeni solcular” vs.. hepsi bir hafta gereksizleşti. saflar sıklaşacak. muhtemelen en yeminli chp düşmanı liberaller (taraf vs..) dışında solcular mahatma’ya kayacak: sayısal değil, niteliksel bir gereklilik.

daha önce de dedim: türkiye hiçbir şeyin anlamsız olmadığı bir cehennemdir.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

sürpriz

Bir sierra leone atasözünün dediği gibi, sürprizlere inanmayanlar angutlardır. hayat sürprizlerle doludur, hatta hayatın kendisi bir sürprizdir.
son dönemin iki sürprizi şunlar oldu benim için (in order of importance):
1. aysun kayacı’nın, türkiye’ye dönüşü üzerine yaptığı tarihi açıklama. meraklısı blog arşivinden bakabilir. “işte döndüm” diye başlayan bu açıklama, sadece içeriği ile değil, dilindeki ustalıkla da, bence bir solukta okunabilecek edebiyat eserlerinden biri olan komünist manifesto ile yarışabilir.
2. chp’nin, “shp strikes back” denebilecek bir operasyona sahne olması. daha önce de yazdığım gibi benim, ne kadar okusam-büyüsem vs.. olsa da çocukluğumdan gelen gür bıyıklı shp’li sempatim vardır. ulu mahatma, her haliyle 20 sene öncesinin shp’li amcalarının resurrect etmiş halidir. kendisinden yürüdüğü o bıçak sırtı yollarda eğer vakti olursa kürtlere’de arada el sallamasını beklemek (kürtler metanetli halktır, bu da kafi), benim için, mahatma’nın kendi deyimiyle, “bir görev olmanın ötesinde zorunluluktur”.

gecikmiş bir 1 mayıs notu


malum circle’larda söylenen çok bilinmedik bir şarkının bir yerinde der ki, “yepyeni bir güneş doğar bizde ve ülkelerde”…
yüklemin geniş zamanda çekilmesi mühimdir, çünkü geniş zaman adından da belli ki, en geniş zamandır. olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. üstelik sadece misakı milli sınırları içinde değil, dünyasaldır, e malum başka dünya olmadığı ve varsa da bilmediğimiz için, evrenseldir. hatta arsızca söylersek, uhrevidir, zamanı ve mekanı talidir.
buna inanmazsak bizden bi bok olmaz. çünkü insan eninde sonunda bir gece ayışığına bakarken uydurduğu meta-narrative’lere inanan bi hayvandır. inanma özelliğimizi yitirirsek, sadece hayvanlığımız kalır ki, bunun hayvanlar aleminin hanesine bir artı olarak yazılacağı çok şüphelidir.
sorun şu: bu, “bir gün mutlaka” anlamına gelmemelidir. ileriye dönük böyle bir çarpıtmanın kimseye faydası olmamıştır. yaşadığımız şu güzel günlerin hunharca katledilmesine izin veremeyiz.
güneş en güzel geniş zamanda doğar…
abimiz, kardeşimiz, ciğerimiz büyük şairin de katılabileceği gibi, en güzel güneş daha doğmamıştır. ama bu bir gün doğacağı anlamına da gelmez.
mühim olan, kapının açık bırakılmasıdır. çünkü o kapının ardında, “kapıları çalan benim” diyen bir kız çocuğu vardır. ve biz o kız çocuğunun, isminin gülistan olması ihtimal dahilindedir, öyle sokakta kalmasını istemeyiz.
nice bayramlara efendim…

13 Mayıs 2010 Perşembe

kimdi bu adam?

bir adam ki
elinde hep aynı kitap
ağzında hep aynı türkü
cool olduğunu sanıyor


in quest of "so what?"

türkçe’de “so what”’ın karşılığı nedir ey ahali, biri bana deyiverse?
ama uzun uzun anlatmak yok. aynı derecede kısa ve etkili. ben bilmiyorum.
neden mi soruyorum? dünyanın bu en anlamlı sorusunu türkçede sormuyor olduğumuzu, sorunca da ingilizce sorduğumuzu, farketmek benim için küçük çaplı bi şok oldu.
"so what?" NEDEN ÖNEMLİDİR?
1. 5n1k’nın bir adım ilersindedir.
2. bi şey demek isteyen kişiyi sıkıştırır, ileri ittirir, kafa açabilir.
3. kişi ve kurumların saçmalamasının önüne geçer.
4. boş lakırdı ile zaman zaman vakit kaybetmemizin önüne geçebilir.
5. “ee kardeşim ne olmuş yani, bu dediğin seni hangi cehenneme götürüyor” diyemeyen toplumlardan bi cacık olmaz, sittin sene üçüncü dünya ülkesi olarak kalır, kalkınma/gelişme/modernizm eleştirisi yapar, erken yaşlanıp erken çürürler.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

portreler -1

bir adam varmış
canı sıkılan

11 Mayıs 2010 Salı

dönmez olaydım

bakın bu uzun ara demek istiyor ki, dönmek kolay değilmiş!
ama ne araydı değil mi?
global ve lokal krizlerin yarattığı sis görüş alanımızı epey düşürdü.
bp’ye mi lanet etsem, izlanda dağlarına mı kendimi vursam bilemiyorum.
ama işte bülbülü altın kafese koymuşlar ille de memleketim demiş. bizim oralar, biraz geniş anlamda, daha fazla enterese etti beni:
1. baykal’ın düşüşü, kendisinin uygulamalı siyaset doçenti ve experti olmakla birlikte sexopolitics’ten çakmadığını belgeledi. baykal’ın yeri doldurulmaz, ama zorunluluk keşfin anası olduğu için yeni lider mutlaka çıkacak. chp’de iki grup var: eski kafa-heyecansız nomenklatura ile (sav/öymen’giller), düşünce-scarce ama heyecanlı ve allah için dürüst yeniler (genc/kılıcdaroglugiller). ben matematik okudum ama bu ikisinin ortalamasını alamıyorum maalesef!
2. yunanistan (geniş anlamda bizim ora) üzerinde gezinen hayalet, her ne hayaleti ise, şunları gösterdi:
2.a. senelerdir ab çıpası diye bize pazarladıkları bu nane hakkaten çok çakma bi çıpa imiş. yüzeysel yorum: kardeşim insan biraz kamu maliyesine dikkat etmez mi? derin yorum: birleşmenin büyüme/redistribution dinamiklerine ve bunların arkasındaki politik ekonomiye bakmak lazım. (ne demekse??)
2.b. şu anglosakson ülkesinin en progresif mecmuası guardian’daki, “bu grekler hep asiydi zaten” ve “bunların hepsinin (italya, ispanya hep aynı torbada) geçmişinde diktatörlük var” analizleri nedir allasen?? akdeniz eksepsiyonalizmi mi desem, ingiliz burnubüyüklüğü, avrupai şovenizm mi? beri yandan almanlar da “bu yunanlılar tembel zaten” demiş. türkiye’den de, kralın çorbasındaki sinekten daha çok sinek olmaya çalışan birileri de “yunanistan avrupaya yakışmıyor” buyurmuş? yahu sizi hep aynı bahçede mi büyüttüler? belki adamlar, bi sokrates, bi aristo çıkarmış milletiz, en az bin sene daha siesta yapıp, kapuçino içmeye hakkımız var, diyolar. haksızlar mı?
sonsöz yerine soru: bu yıkımların, bu bunalımların içinden yepyeni bir dünya nasıl doğacak ah benim sevdalı kalbim?