ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

10 Temmuz 2014 Perşembe

Sürecin Kısa Bir Tarihi ya da "Pe Tirka baweri nabe!"

2011 Haziran seçimlerinin hemen ardından başlayan ve bir buçuk yıl kadar süren prematüre ‘devrimci halk savaşı’ dönemi 2013 Newroz’unda Amed’de okunan poetik manifesto ile sona erdi. Ya da şöyle diyelim: 2011 seçimlerini ‘İtilafçılar’ kazandılar, ve o moral ve izansızlıkla yeni bir şiddet festivaliyle bu bir türlü bitmeyen bilmeyen ‘şark’ sorununa bir nokta koymaya yeltendiler. Sonra ne mi oldu? Oslo’dan Srilanka’ya gidelim derken, İrlanda’da buldular kendilerini ve Garry Adams ellerine Öcalan için yazdığı bir mersiyeyi tutuşturdu. Kısa ama etkiliydi.(Sesli tercüme)

Sinikler hiçbir şeye şaşırmazlar. Hayatta bir şeyleri gerçekten değiştirmeye çalışanların ise şaşırmama lüksü yoktur. Her gün yeni bir gün, her olay yenidir. Mesele yeni olanın ne olduğunu ayırdedebilmektir. O yüzden hayata kuşbakışı bakanlar bu yeni dönemi, Kürtler açısından neredeyse 20 yıllık bir barış kontekstine yerleştirmekte zorlanmadılar. Ancak ayağını yere basanlar için durum yepyeni, koşullar umut vericiydi.


Paris’te üç fidan
Neticede olaylar Türkiye’de geçiyor, Adams İrlanda’da yazıyor ve bazı savaş lordları hala Tamiller’den bahsediyordu. Ama silahlar Paris’te patladı ve PKK’yi beyninden değilse de kalbinin tam ortasından vurdu: Sakine Cansız.

Sembolizmi yüklü bir cinayetti: Katiller öyle mi tasarlaşmıştı, bilinmez, ama birbirini takip eden üç farklı kuşaktan ve hepsi Alevi üç kadın öldürüldü. Cenazeler Kürdistan’ın batı sınırlarını çizen hatta ve batıdaki küçük Kürdistana gönderildi: Dersim, Elbistan, Mersin. 'Üç fidan' neden öldürüldü? Tehdit mi, intikam mı, yoksa barışın ilk öncü diyeti mi? Hala bilemiyoruz. Ancak Öcalan nasıl algıladığını açıkladı: 'Ha bana ha Sakine'ye. Gladio devrede'.



'İleriye' çekilme
Dersim’den yola çıkan bir gerilla Hakkari’ye kaç günde varır? Bu soru o güne dek ne tabiatın ne de coğrafyanın sorusu olmuştu. Çünkü temelde gerilla mücadelesinin mantığına aykırı, devlet açısındansa gerillanın kimliği ikincil bir sorun olduğu için anlamsız bir soruydu. Ama işte 2013’ün baharı itibariyle tarihin tekerleği hızlı dönmeye başlamış ve biz de, en başta bastonuna dayanmış Hasan Cemal olmak üzere, kilometreleri saymaya başlamıştık. (Ape Hasan'ın çekilme günlüğü)

Parkta küçük bir mola
Bu yepyeni sürecin dinamiği henüz tam anlaşılamamış, gerilla çekilmeye başlamış ve ancak olayların nasıl devam edeceği sorusunun cevabı belirsizdi. Havalar ısınmaya başlamıştı, gökyüzünde bulutlar yoktu ve falcılar önlerindeki camdan kürelere çok şeyler umarak ama çaresizce bakıyorlardı.

İşte o an tarih bir şaka daha yapıverdi: OccupyGezi. Bir ay boyunca sokaklara el koyan çevreciler, Erdoğan’dan nefret eden liseli ve üniversiteliler, uzun bir uykudan uyanan eski solcular, meraklı emekliler, her daim muhalif Kürtler ve konjoktürel muhalif Kemalistler ülke tarihine derin bir bıçak kesiği bırakıyordu. Nitekim, deneyimli bir heval deneyimsiz bir mustafa-kemal-askerini toma'dan kurtarırken sadece gazeteciler ve liberaller değil, parktaki kuşların bile ezberi bozuluyordu.



İşte tam da bu an bir kısım muhalif sömürge aydınının o günden bu yana her sabah kahvaltı ederken aklına gelen soru duyuldu: “Kürtler nerede?”.(Sorunun daha genel cevabı burda) Aslında Kürtler oradaydı ama çok kalabalık değillerdi. Oysa ‘Kürtlük’ oldum olası ‘çokluk’ kavramıyla ilişkiliydi ve az sayıdaki heval Kürt’ten sayılmıyordu. Üzülerek söyleyelim ki, Türkiye’yi sarsan o bir ay, sürecin dinamiklerini sarsmayı beceremedi.

Gezi, gökyüzünde ve akıllarda bir ‘acaba?’ sorusunu bırakıp sessiz sedasız kenara çekildi.

Aşamalar, aşamalar…
Kürt sorunu sözkonusu olunca herşey normalde olduğundan biraz daha zor, biraz daha farklı: Sayı saymak bile. Sürecin başta üç aşaması olduğu iddia edilmişti. Ama birden öteye geçilemedi. Eylül itibariyle hükümet çekilme karşılığı atmaya söz verdiği adımları atmıyor, ipler geriliyordu. Gerillanın yüzde kaçının çekilmiş olduğu ve çekilme derken ne kastedildiği konusunda matematikçiler ve metafizikçiler tartışadursun, genç bir komutan yoldaşlarına ‘İlk hedefiniz durmak!” dedi, ve ilk aşamayla birlikte süreç de durdu…

Tam o sırada Amed’in kenar semtinde yaşlı bir Kürt kadın torununun kulağına fısıldıyordu: “Pe Tirka baweri nabe!..”

17 Aralık: Kurtlarla dansa devam
Bizans’tan beri bu coğrafyada bir sene yok ki, bir öncekinden daha az sürprize tanıklık etmesin. 2013 ise bu açıdan rekorları kırıyor ve son ayına yeni rejimin koalisyon ortakları arasında tarihi bir kavgayla giriyordu. Her gün ortalığa saçılan günah dolu tape’ler, İslamcılar’ı endişendiriyor, Kemalistler’i sevindiriyor, solcuları ise heyecanlarıyordu. Dile kolay, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bu kabus, rejimin kendi üzerine çökmesiyle bitiyor gibiydi. Ama sonraki üç ayın göstediği gibi tarihten piyango çıkmayacaktı…

Öte yandan 1999’dan beri stratejik hesaplarını müzakere üzerine kuran Kürtler önce AKP’ye, sonra Cemaate ve ardından CHP’ye baktılar ve dediler ki: “Demokratikleşme”. Ama Erdoğan açısından bunu tartışmak iktidarını paylaşmak demekti, ve tam da bu yüzden hükümet darbeye bir başka darbeyle karşılık verdi: Cemaatin kalesi olan yargıyı fiilen askıya aldı. Bir başka biçimde söylersek, devlet partiye, parti başkan ve adamlarına, başkan ve adamları ise bizzat başkana, yani Erdoğan’a indirgenmiş oluyordu.

Otokrasinin güçlenmesine Kürt cenahından cevap gene Öcalan’dan geldi: “Sırat köprüsünden geçiyoruz. Kimin düşeceği kimin kalacağı belli olmaz”. Mealen, kurtlarla dansa devam…

Barışın yeni ve iç içe geçmiş savaşlara vesile olacağını kim bilebilirdi? Kürtler pislik içinde yüzen bir hükümet, arkasına sakladığı baltayla sırasını bekleyen Cemaat, amnesia’ya tutulmuş ve dalgalarla savrulan Kemalistler ve bütün bu pisliği ne pahasına olursa olsun onların temizlemesini isteyen solcuların ve liberallerin arasına sıkışıp kalmıştı.

Kimse Kürtleri sevmiyor, ama herkes onlardan birşeyler bekliyordu.

'Ortamlarda Sırrı'ya verdik deriz'
17 Aralık’tan sonra peşisıra gelen dalgaların üstünde herkes ayakta kalmaya çalışıyor, taraflar ve ittifaklar değişiyordu. Ve Mart seçimleri hızla yaklaşıyordu. Bir zamanlar herkesin sevdiği ‘bir güzel’ adamsa İstanbul belediye başkan adayı oluyordu.

Umutlar büyük ancak koşullar zordu. Sırrı sevimli, ancak Erdoğan korkunçtu. Korkunç otokratı sevmeyenler, sevmedikleri bir başka adamı desteklemeye karar verdiler. Zaman sevgi değil nefret zamanıydı, kadehler dostluğa değil intikama kaldırılıyordu. Dolayısıyla, politikayı da kimi sevdiğiniz değil, kimden nefret ettiğiniz sorusu belirliyordu. Herkes Sarıgül’e verilen oyları sayıyor, ve bununla birlikte sevdikleri adamın üzerine mührü bas(a)madıkları için ondan yavaş yavaş nefret etmeye başlıyordu.

Sırrı’nın hikayesi Orwell’in bir zamanlar söylediğini hatırlatıyor: “Bazen şu ya da bu siyasi partiyle ilişkiniz değil, sadece kaderinizdir sözkonusu olan.” Herkesin bir zamanlar sevdiği ama artık kimsenin beğenmediği adam olmak Sırrı’nın kaderi miydi?

2014 Baharı: Savaş ya da barış
Sürecin Mart seçimlerinin hemen öncesinden başlayan son aşaması Kürtlerin arasından gitgide artan “oyalıyorlar” tepkisi tarafından belirleniyordu. Kandil ve BDP husursuz, Öcalan ise huzurlu gibi görünüyor ve ilerliyormuş gibi görünen ancak yerinde sayan bir barış süreci hükümeti rahatlatıyordu. 

Siyasette retorik önemlidir ama esaslı aksiyonun yerini hiçbir şey tutamaz. Bu kez aksiyon Lice’den geldi. PKK’nin kuruluş toplantısına ev sahipliğini yapmış olması hasebiyle modern Kürt isyanının beşiği sayılabilecek bu küçük ilçe, hükümetin, askerin yada belki tanrıların gelecek savaşlara hazırlığı anlamına gelen 'kalekol' yapımına bedenini yollara barikatlar kurarak yanıt verdi. Yollara çukur kazmak için kullandıklar son model dozer, Gezi isyanında İnönü stadının inşaatından Davulcu Vedat’ın yürütüp polisin üzerine saldığı kepçeyi hatırlatıyor, ezilenlerin ellerine verilenle değil, ellerine geçirdikleri ile savaştığının bir kez daha delili oluyordu. Lice barikatları kısa sürede Kürdistan’ın başka yerlerinde Kürtlerin en iyi bildikleri şeye yani küçük çaplı bir serhıldana dönüşmekte zorlanmadı.

İşte Barış Süreci-Reloaded sürümünün nedeni Lice ve Kürt hareketinden gelen baskılardı. Bu öyle bir süreçti ki, en küçük bir ilerleme için bir kaç milyon kişinin sokaklara çıkması, ve bunların bir kısmının ölmesi gerekiyordu.

Herşeyin hızla ve aceleyle değiştiği bu kadim coğrafyada tarafların filtre kahvelerini ağır ağır yudumlayarak pazarlık yaptıkları süreç bir sene bile dayanamamış, elde silah, taş ve molotof kokteyli ile arenada yapılan bir müsabakayı andırmaya başlamıştı.

Bir sonuç olarak HDP: “Radikal demokrasi lazımsa onu da biz yaparız”
Şimdi son bir senenin kısa kroniğinden tekrar uzun döneme dönecek olursak, elbette bu yepyeni süreç, 2007’den beri ‘İtilafçılarla’ yapılan dansın, 1993’ten beri süren barış çağrılarının, 1984’ten itibaren verilen silahlı mücadelenin ve belki neredeyse bir asırlık ‘şark’ sorununun her biri aynı ve farklı anlamlarda parçasıydı.

Bunların hepsinden düz bir çizgi çizildiğinde ise görülen şey şuydu: Kürdistan dört tarafı ulus devletle çevrili bir coğrafya, Kürtler bu devletlerin her birinin içinde azınlık ancak kendi coğrafyalarında hep çoğunluk oldular. Mezopotamya’da ‘ulusal’ sorun işte bu acaip denklem tarafından belirleniyordu. Hareketin eternal lideri Öcalan bu garip denklemden, garip ve açıkçası herkesi şaşırtan bir sonuç çıkarmıştı: Çözüm dünya tarihine yeni bir ulus devlet, bir tane daha milli takım ve merkez bankası eklemekten değil, bu dört ülkede de Kürtlerin rahatlıkla yaşayabilecekleri demokratik rejimler kurulabilmesinden geçiyordu. En azından kısa vadede durum buydu, uzun vadede ise Keynes'in dediği gibi zaten hepimiz sonsuzluğa kavuşacaktık.

İşte Türk solcularının anlamadığı ve Kürt milliyetçilerinin ise küçümsediği HDP, Kürtlerin biraz mübalağalı bir biçimde dersek “Madem Fırat’ın batısında radikal demokrasi yok, onu da biz yaratırız” iddiasından kaynaklandı. Tabi böyle şeyleri söylemek biraz özgüven ister, ki bilen bilir Kürtler son 30 yılda bunu batıdakilerin anlayamadığı biçimde fazlasıyla biriktirmişlerdi. Üstelik bu özgüven bir yandan da, şöyle doksan derece çevirseniz başkentindeki Kürt dönerci dışında içinde Kürt barındırmayan Şili’ye benzeyen bir coğrafyada, yani Rojava’da yepyeni bir ülke kurma deneyimini ile iyice pekişiyordu.

Kuşkusuz bitmeyen bir savaşın hikayesini yazmak mümkün değil. Aynı şekilde bitmeyen bir barışın da… Ancak sürecin şu son bir senesi, barışla savaş arasındaki mesafenin çok kısa olduğunu gösterdi bize. Olasılıklar, olanaklar, spekülasyonlar ve teoriler Kürt sorunu sözkonusu olduğunda ölümcül mücadelelere ya da barış için çekilen sonsuz halaylara dönüşüyordu.

Malumunuz, Clausewitz savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu söylemişti. Ama acaba, barışın da savaşın başka araçlarla devamı olduğunu söylemeyi unutmuş muydu?    

20 Mayıs 2014 Salı

Hırsız, katil AKP: So what?

Başlangıçdergi’nin son değerlendirme yazısını okudunuz mu? Okumadıysanız linki burda, bence okuyun: “İki seçim ve bir yıldönümü: Ne yapmalı?”. Ctrl-f yapar ve sayarsanız kısacık metinde dokuz kere “birleşik” dendiğini görürsünüz. Buna altı adet de ortak kelimesini ekleyin, etti 15. Beş kere “popüler” demişler ve dokuz kere de farklı şekillerde “örgüt”lenmek bahsetmişler. Başını ve sonunu da okursanız belli ki, vurgu “birlikte ve ortak” bir mücadele ya da örgütlülük üzerinde.

Bu arada ÖDP malumunuz bir “birleşik muhalefet” çağrısı yapıyor bir süredir ve bunun için forumlar düzenliyor. Öte yandan Halkevleri 1 Mayıs’tan sonra şunu diyor: “Sonuç olarak; Tayyip Erdoğan’ın AKP’sinin hala en korktuğu gelecek, toplumsal muhalefetin sokakta bir siyasi güç olarak bütünleşmesidir.” (bkz “Korkmayın efendiler korkunun ecele faydası yok”)

Ve en son da HDP’ye gelelim. Kısa parti programında 15 kere ortaklıktan ya da birleşmekten bahsedilmiş.(HDP Parti programı) HDP zaten birleşmiş bir hareket, Kürt siyasi hareketiyle irili ufaklı kimi örgütlerin birleşmiş hali. En azından kağıt üzerinde. Ama hala en çok birleşik demokratik bir mücadele ihtiyacını öne çıkarıyor.

Kısaca ve üşenmeyip biraz son bir sene içinde yazılanlara da bakarsanız, solun şu ya da bu şekilde birbirine benzer pozisyonlarda duran gruplarının hepsi, Gezi sonrası toptan bir yenilenmeden, eski strateji ve perspektiflerinin artık çalışmadığından ve birleşik ve ortak bir mücadelenin gerekliliğinden bahsediyor.

Şimdi ortada henüz HDP dışında ciddi bir birleşme pratiği de olmadığına göre ortada üç şık var: a. Bu sadece bir retorik, aslında kimsenin bir araya gelmek gibi niyeti yok. b. Aslında var, ama herkes birleşmeyi başka türlü algılıyor. c. Aslında herkes hem samimi hem de aynı şekilde algılıyor, yani birleşelim derken birbirlerini kastediyorlar, ama kimse gerçekten buna inanmıyor.

Bence gerçek cevap c şıkkına yakın bir yerlerde. Sol en iyi bildiği şeyi tekrarlıyor: İnanmadığı şeyi söylemek.

Ama daha önemlisi arka planda başka bir sorun var: Sol ne istemediğini biliyor, ama aslında ne istediğini bilmiyor. Kısaca bir perspektifi yok. Her bir hücresi yeni bir fikre ve perspektife ihtiyaç duyduğunu bas bas bağıran bir ülkede solcular her şeyi bildiklerini zannettikleri için aslında bir perspektifleri olmadığının farkında değiller. Neye karşı olduklarını biliyor, hatta bunun için kelle koltukta her hafta Taksim’e çıkıyorlar, ama bir programları ve partileri olmadığı bilmiyorlar.

Aslında baslagıçdergi bunun biraz farkında, ortak talepler üretmekten ve ortak bir programdan bahsediyor. Bence sorun tam da bu ikincisi. Nasıl bir Türkiye istediğimizi ancak şıklardan yola çıkarak biliyoruz. Gezi oluyor oradan ekoloji mücadelesi aklımıza geliyor; sonra 17 Aralık patlıyor, yolsuzlukları hatırlıyoruz; Soma’daysa çalışma koşullarını ve vahşi kapitalizmi hatırlıyoruz. Bakın şimdi ateşkes var, Kürt hareketi dışında kimsenin Kürt meselesinden bahsettiği yok.

Şöyle diyelim: Sol durduğu yerde sürekli patinaj yapıyor. Aşırı politizasyon ile apolitizmi aynı anda yaşıyor. Çok duyarlı ancak anahtar kelimelerle düşünmekten ötesine geçemeyen bir sol bu. Soma mı? Neo-liberalizm, sömürü, düşük ücret, teşeronlaşma vs. Oysa bunu Soma’daki oyunu AKP’ye veren işçi herkesten daha fazla bilmiyor mu? Biliyor, ama başka bir olasılığı bilmediği, ve zaten öyle bir olasılık da olmadığı için bu anahtar kelimeler hiçbir ile yaramıyor.

Uzatmayayım. Sonucu en iyi Yiğit Özgür çizebilir. Kafasında huni, bir grup egosantrik adam ve kadın birbirlerini dinlemeden bağırıp duruyor ve hep birlikte delilikte birleşiyor.

Ve elbette bağırıyoruz: Hırsız, katil AKP! Ama soru şu, so what?

9 Mayıs 2014 Cuma

Solcu aydınlar Öcalan'ı neden sevmezler?

  1. Aslında solcu aydınlar kimseyi öyle kolay kolay sevmez. Adaletli olalım, kendilerini de sevmezler.

  2. Öcalan politika yapar, kelimenin her manasında. Solcu aydın içinse ilkeler daha önemlidir.

  3. Köylüdür. Her ne kadar son zamanlarda durum biraz değiştiyse de solcular köylüleri pek sevmez.

  4. Solcular herkesi küçümserler, ama Kürt devrimcilerini biraz daha çok.

  5. Solcular kendi başarısızlıklarını Öcalan’a projekte ederler: Buna göre Kürdistan’da direnmek kolaydır.

  6. Aydınlar sert politikacı sevmezler, Öcalan da ziyadesiyle serttir.

  7. Öcalan özgüvenlidir, Murat Belge’yi arayıp da akıl ver demez. Ezilen ulus aydını haddini bilmelidir.

  8. Öcalan devletle masaya oturur. Solcular devleti sevmez. Azcık anlarlar belki ama sevmezler.

  9. Retorik farklılık vardır.Solcular geçmişi ve yenilgileri yüceltir, Öcalan’ın ise bunlarla pek işi yoktur.

  10. Solcular direnmeyi sever. Öcalan ise pragmatiktir (bkz 1999).

  11. Öcalan Ortadoğu’ludur. Solcular ise yüz yıldan fazladır batıya bakarlar.

  12. Öcalan teori yapar. Solcularsa Türkiyeli teorisyenleri sevmez, gidip geziyi Wacquant’a sorarlar.

  13. Öcalan marksist değildir. Solcuların da çoğu değildir, ama Marx’ı severler, toz kondurmazlar.

28 Nisan 2014 Pazartesi

'Murat Yetkining': An example

[CHP üzerine bir önceki post’ta kendimce CHP’nin sorununu yazmış ve reaksiyoner bir aktivizme hapsolmamak için partinin perspektif üretmesi gerektiğini yazmıştım. Bir de bunun için Gezi sonrası soldan ve kimi liberal çevrelerden gelecek insanların/katkıların parti eliti ile ilişkisinin belirleyici olacağını söylemeye çalıştım.]

Gülseren Onanç’ın 30 Mart değerlendirmesi bu çerçeveye denk düşüyor: RAPOR
  • Raporun ‘yönetici özeti’ bir işaret. Özel sektörde para kazanma derdindeki kayıp ‘80 kuşağı siyasete kendi terminilojisiyle dönüyor sanki.

  • Köklü yenilenmenin ayaklarını ekonomi, yargı ve eğitim reformu ve yerel yönetimleri güçlendirme olarak belirtiyor. Onanç da mı, demokratik özerklik diyor? 

  • Bir de Oy ve Ötesi ve occupychp gibi grupları kapsamamız diyor. Havaya sıkılan kurşun mu?
Ben sadece not ediyorum…

5 Nisan 2014 Cumartesi

Serinkanlı notlar/1-CHP'nin sorunu

Bir önceki post’ta bütün beddualarımı ettim. Şimdi biraz iş konuşmanın vakti geldi. Biliyorum sıkıcı ama CHP’den başlayalım.

Gün itibariyle enteresan ve yaratıcı potansiyelleri barındıran gerilimli bir süreçten geçiyoruz. Bir yanda güçlü ancak süreğen bir kriz pahasına güçlü kalabilen bir parti/hareket var, öte yandan da bu krizi yeni bir siyasal alternatife dönüştürmekte zorlanan bir dizi siyasi akım.

CHP’nin sorunu ne? Özünde bir perspektifinin olmaması. Özelde CHP ve genelde tabanını oluşturan kentli seküler kesimler son 3-5 senedir hareketlenseler bile üslup, perspektif ve siyaset üretme konusunda ciddi bir krizin içindeler. Nedeni muhtemelen bu kesimlerin zaten özünde apolitizme yatkın olmaları olabilir ama belki daha önemlisi 12 Eylül’ün okumuş yazmış kentli kesimlerin aktif siyasetten tasfiyesi anlamındaki olağanüstü başarısı ihmal edilmemeli. Biraz 12 Eylül edebiyatı ya da anı kitapları okursanız şu tür şeylere mutlaka rastlarsınız: ‘Abi sen işi gücü olan, evli barklı adam, ne işin var örgütle mörgütle!’. Devlet şiddetinin siyasete görece az angaje ve kaybedecek şeyi olan orta sınıfları ne kadar korkuttuğu örneklerle sabittir. E hepimiz üniversiteye ‘siyasetten uzak dur’ uyarılarıyla gönderilmedik mi?

Fiziksel ve ruhsal bir paslanmadan bahsediyorum. Ancak bir çabanın olduğu da ortada: ‘Olaylara karışma’ denen çocuklar, şimdi sandıklara oy saymaya gönderiliyor. Ya da sözgelimi ‘tatava yapma bas-geç’ kampanyası gayet etkili oldu ve bu arada biz tatavacıları sıkıştıran bi kampanyaydı. Diğer küçük örnek: Baykal’ın 70 küsür yaşında bile ‘özgürlükçü bir laiklikten’ bahsedebilmesi şaşırtıcı değil miydi? (Ama zinhar, anadilde eğitim konusunda taviz vermedi)

Ancak gerçek bir toplumsal siyaset üretme ile reaksiyoner bir aktivizme sıkışma ve sembollere hapsolma (bkz. ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’) arasındaki gerilim bu kesimin temel sorunu. Gerçek bir toplumsal siyaset derken en güncel sorunlara da cevaplar üreten ama onları aşan bir fikir/model üretilmesi ve bunun için geniş kesimlerin mobilize edilebilmesini kastediyorum. Bunun için mesela, cari açık ve kriz beklentisinin ötesinde bir ekonomi perspektifine sahip olmanız lazım, yıllardır önünüze konulan tarihinizin tartışmalı konularını önemsizleştirecek ama kısmen de cevaplayan bir sekülerlik tanımı yapmanız, ya da Kürtlerin taleplerine dönük aç, net ve anlaşılır cevaplarınızın olması lazım. Elbette her konuda cevabınızın olması gerekmez, ancak açık bir perspektiftir ihtiyacınız olan.

Reaksiyoner bir aktivizm ise bugün şahit olduğumuz en kötü seçenek: Neredeyse sadece Tayyip düşmanlığına ve karşıtlığına ingirgenmiş bir nefrete hapsolmuş tepkiler (bkz. ‘abi Gül daha iyi bundan, o bile gelse memleket rahatlar’) ve kısa dönem kazanım beklentisinin ötesine geçemeyen taktikler (bkz. 17 Aralık sonrası Cemaat’in lafının bile edilmemesi ya da seçimde gösterilen MHP’li adaylar). Bu haliyle CHP ‘anti-AKparti’ olma yolunda hızla ilerliyor. Dediğim gibi kısa dönemli bir perspektif içinde kendi içinde mantıklı görünen bu taktikler (nitekim Ankara belediyesi muhtemelen ancak hile ile elde tutulabildi) biraz uzun vadede hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü bütün bu taktik hamleleri de içeren geniş bir perspektifin parçası değiller. Bu CHP’nin AKP ve Kürt hareketine göre en büyük zaafı. Çok basit: Sadece Tayyib’i göndermek için yıllardır bu adama inanmış insanları ikna edemezsiniz. Dolayısıyla işiniz ya allaha, ya da somut durumda Cemaat’e ya da belki Kürtlere (bkz. KCK’nın her ‘çözüm sürecini bitebilir’ açıklamasının bu çevrelerde RT manyağı olması) kalacaktır.

Peki CHP’nin bu tür bir perspektif üreterek kurucu bir siyasal özne haline gelmesi mümkün mü? Entellektüel yaratıcılık bakımından özellikle Gezi sonrası atmosferde soldan devşirilen kadroların bu konuda bir baskı yaratması mümkün. Ancak partinin siyasi eliti ile bu kesimin olası katkıları arasında nasıl bir ilişki kurulacağı bir muamma. Gene aynı sorun bariz görünen örgütlenme beceriksizliğinin aşılması konusunda da görülüyor.(Üsküdar’da seçim gecesi yaşananları birinden dinleyin) Ankara’da 30 Mart akşamı görüldü ki niyet edilse harekete geçmeye bir çok kişi, özellikle üniversiteli, var, ama bu kadar insanı mobilize etmek ciddi bir siyasal sorundur.

Kısaca: Siyasal rejimin niteliğinin tartışıldığı böyle bir dönemde CHP’nin bu tartışmada etkili olabilmesinin yolu kendisi olmaktan çıkmak, başkalaşmak ya da dönüşmek. Bu başkalaşma ise türbanlı kadınların partiye üye yapılması, ya da yoksul mahallerinden pozlar veren milletveki gibi ad hoc hamlelerle değil ancak ciddi, tutarlı, ve sistematik bir perspektif üretmekle mümkün olabilir. Tam da bu konuda benim mütevazi önerim CHP’nin Kürt hareketini örnek olay olarak ele alıp incelemesidir.

İki üç gün içinde: Serinkanlı notlar/2-HDP’nin sorunu

4 Nisan 2014 Cuma

30 Mart vs.: Neler gördük?

"Ateşi ve ihaneti gördük" diyebilirdim, ama yalan olmasın, görmedik. Nitekim barikatlar artık kısa yirminci yüzyıldaki gibi ölümüne kurulmuyor, daha çok savunma amaçlı, biraz çarık çürük ve çoğunlukla da o eski güzel günlere verilen bi selam gibi kuruluyor: Sevimli ve olmalı.

Gezi’den sonra: Hayal kırıklığı olmayan hayal kırıklıklıklarını, kızgınlık sayılamayacak öfkelenmeleri ve nefret üretmeyen darılmaları gördük. Sonra bol bol mızmızlık ve sıkılmaca. Şöyle ki: En olmayacak yerde bir şey oldu, ama ondan bile birşey olamadı… Neticede galiba bunu gördük.

İtiraf edelim bol bol gürültü patırtı gördük. Ancak parlamenter demokrasinin en basit kural ve kaidelerinin yeni yeni farkedildiği şu günlerde bu normal sayılmalı. İlk kez hangi zarfa hangi kağıdın koyulacağı önceden bu kadar hesaplandı, ilk kez sandık başlarında nöbetler tutuldu, ilk kez ıslak imzalı tutanaklar albümlere konuldu. Ama olsun. Bütün bunlar alay-ı vala ile yapıldı, müşahit yoldaşlar kentin uzak semtlerine gidemediler, Şişli ve Kadıköy’de biraz yığılma olurken, Bağcılar’da ne olduğunu bilemedik. Ama bu da olsun.

Atlamayalım: ‘Biz görevimizi yaptık’ denildi ve sonra evlere dönüldü ve kahveler içildi. Ama bu kadarı olmasın! Kimse görevini yapmadığı için bu günlere geldik, bu yüzden hep beraber dileyelim ki: O kahvelere suçluluk duygusu eşlik etsin, üstüne içtikleri su haram olsun, en azından ölü çocuklarımızın kemikleri çürüyene kadar bu memleket rahat uyku uyumasın…

Sonra bu asi Kürt çocuklarının oyları bir CHP’nin cebine konuldu, bir AKP’nin cebine. Sonra tanrılar aralarında anlaşamayınca Kürtler gene bildiklerini okudular. Bu güzel oldu. Nitekim sen elmayı istiyorsun diye elmanın da istemesi şart değil, ki bu da parlamenter demokrasinin bir başka kuralı. Bunu gördük. Olsun. Evet bu olsun.

Sonra entelektüelin egosantrizmini, cesaretsizliğini ve bitmeyen özürlerini gördük. Bana örneklerini saydırmayın, açın facebook sayfalarınızı bakın. Bunları çok fazla gördük, yorulduk.

İçimde kalmasın: Kasım ayının güzel güneşli bir günüydü, “uzak Latin topraklarında kamyon şoförleri başkan oluyor, bizde de eski bir mahpus, eski bir kamyon şoförü, hep aynı yıpranmış deri ceketi giyen adam, varsın başkan olmayıversin, ama en azından olabilecek en güzel seçim yenilgisini bize yaşatsın” dedik, ama sevincimizi kursağımızda bıraktınız. Bırakanların evlerine ateşler salınsın. İşte bu mutlaka olsun…

Belki en çok şunu gördük: Az laf çok iş yapmak lazım. İğneyle kuyu kazmanın haysiyetini görmek lazım. Sandıklardan piyango beklemenin ayıp olduğunu hissetmek lazım. Zalimlerin birbirlerinin suratına fırlattıkları günah dolu tapelerin bizi daha ahlaklı daha iyi yapmayacağınız görmek, bunun üzerine biraz düşünmek lazım.

23 Mart 2014 Pazar

bir seçim beyanatı da benden

Seçim geçsin ayağım sağlam yere bassın öyle yazayım dedim, ama koşullar beni de seçim beyanatı vermeye zorladı:
1. Nazım’ın dediği gibi ‘en güzel oy 30 martta hdp’ye verilecek oydur’. Net.
2. HDP’nin seçim ahlakı/stratejisi vs üzerinden eleştirilmesi karşısında ‘insan gerçekten hayret ediyor’: Aylar önce adam gibi bi ittifak için gittiği ve kapısından kovulduğu partiyi neden desteklemiyorsun demek ‘ayıptır, günahtır, zulümdür’.
3. HDP’liler Sarıgül’ü desteklesin demek, eşyanın tabiyatından, fizikten, kimyadan ve mantıktan anlamamak, hayatında bir tane Kürt görmemiş olmak demektir. Hele bunu yıllardır bu hareketi tanıyan Gambetti gibilerinin demesi, on numara kafa karışıklığıdır. 
4. Öte yandan CHP’liler Sırrı’ya ve HDP’ye yatıp kalkıp dua etmeliler: Sırrı’nın bütün bu tatavanın yapıldığı Cihangir ve Kadıköy’den CHP’den çalacağı oy, Sultanbeyli’de ve Avcılar’da AKP’den çalacağı oydan daha azdır: Denemesi bedava, akbil 2 lira, bi otobüsle gider sorarsınız. 
5. HDP eleştirileri ile seçimde Sarıgül’e verip vermemek ayrı şeylerdir. Eğri oturup doğru konulaşım: ‘Her şeyden önce AKP durdurulmalı, o yüzden ikinci kimse ona verilmeli, tatava yapmayın’ diyenler Ankara’da Mansur Yavaş’a verecekler, istanbul’da da MHP güçlü olsaydı MHP adayına aynı mantık dairesinde vereceklerdi. Olay bu kadar basittir. Benim içinse: İstanbul’da yüzde 10 oy almış bir HDP, Sarıgül’ün Topbaş’ı devirmesinden daha değerlidir. 
6. AKP öfkesi kiç kimsenin aklını, vicdanını bir taraf bırakmasını mazur göstermez: AKP 30 martta da güçlü olacak, kaç alırsa alsın. Nedeni de basit: Daha düne kadar bunlarla iş tutanların şimdi kasetlerle AKP’yi yıkması akıl dışıdır, ırkçılıkla/geçmişiyle/akp’nin temsil ettiği siyaset ve değerlerle köklü bi şekilde hesaplaşmayan bi CHP’nin iktidara gelmesi hayaldir, siyasetin oldum olası hırsızlıkla ilintilendiği, vatandaşa sinizmden başka seçenek bırakılmamış bu saçma sapan, ahbap çavuş demokrasisinde ‘insanlar hırsızlığı cezalandırsın’, demek hayaldir. 
7. AKP elbet gidecek, üstelik muhtemelen çok uzak olmayan bir gelecekte, ama bu CHP’nin, MHP’nin ve diğerlerinin AKP’lileşmesi pahasına olacak. Bütün bunları bi tarafa bırakıp, seçim sandığından piyango bekleyenler, 30 martta ne çok sevinsinler ne de çok üzülsünler!


8. Ha unutmadan: “hdp güzel proje ama bu seçimde oylar sarıgül’e” diyen arkadaşları da seçim sonrası hdp saflarına bekleriz. 


sağlıcakla kalın efendim.