ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Kürtaj mevzusu: Nasıl yapmamalı?

Mevzu kürtaj. Elhamdülillah solcuyuz, muhalifiz. O yüzden de hükümetin kürtaj yasağı girişiminin arkaplanı ile ilgili kafa karışıklığımız yok: Hayata muhafazakar, islami ve erkek-merkezli bi zaviyeden bakma, nüfusun öncelikle bi ekonomik büyüme meselesi olarak görülmesi (malthus’u tersten okuma, yani çincesinden), Uludere’nin üzerini kapatma çabası ve yeni milli şefin bi siyaset yöntemi olarak laik kesimlerle, nüfusun kalanını rahatsız etmeyeceğini düşündüğü konularda, kedinin fare ile oynadığı gibi oynama merakı.


Buraya kadar eyvallah. Ama bunlar ne yapmalı’nın, nasıl yapmalı’nın cevabı değil. Belki ne olup bitiyor’un cevabı. 


Buna karşı biz (genel olarak sol ya da muhalefet) ne yaptık? ‘benim bedenim benim kararım’ dedik, bi de kürtaj eylemlerine erkekleri almadık. Mesela ben, aynı eylemin kenarından iki kere kovuldum, sonra başka kovulanları da gördüm. Kadınlar galatasaray’da eylem yaparken biz gidip bira içtik. Durum bu kadar absürdtü yani! Ama mesele bu değil, aslında bu da, yani mesele kişisel değil. Mesele ne? Mesele apolitizm. Daha doğrusu, apolitizmin, bi siyaset yöntemi olarak solun bir bölümü tarafından ısrarla ve hunharca benimsenmesi.


Solun yoğun bir politik hal içinde yaşadığı apolitizm, bir patinaj hali, kendi kendini yıpratma hali, 12 Eylül’ün bizde bıraktığı miras. Aşamıyoruz. Mahalle, mevzi savaşı veriyoruz. Siper savaşı. Üstelik böyle mevziler ya da siperler yok. Afaki ve fuzuli mevziler bunlar. Fasit bir dairenin içinde, yalnızlaştıkça sinirlenip, sinirlendikçe yalnızlaşmanın yollarını buluyoruz. 


Oysa ki, siyaset, eğer meselenin siyasi ve daha da fazla siyasileştirilmesi gereken bi mesele olduğu konusunda mutabıksak, özünde ittifak ve etkileşim kurma olayıdır. İttifak derken, elbette sınırları kesin ve belirli farklı gruplar arasında değil. Siyaset başkasının mahallesine girme, oranın gündem ve sorunlarını anlama, sonra onla bir bağ kurma, sonra da onu etkilemeye çalışma işidir. Bunu yaparken, siz de değişirsiniz, ama değiştirirsiniz de. Yani siyaset özünde bi etkileşim meselesidir. Kafanızda bi doğru vardır, ama ham haliyle bi işe yaramaz. Onu biçimlemeniz, o ana kadar ulaşamadığınız insanların, grupların, kesimlerin onunla bir ilişki kurabilmesi için onu rafine etmeniz gerekir. Bu taktik değil, ontolojik bir sorundur. Bu olmazsa ne olur? Sayıklama olur: Solun 12 Eylül sonrası tarihi kısaca huzursuz ve ateşli bir uzun uyuklama halinin tarihidir.


Kürtaj meselesi bu farsın tekrarladığı bi an olmaktan öteye gidemedi. Yasak, sadece laiklerin değil, akp’yi destekleyen insanların azımsanmayacak bir kısmının ve zaten siyasetle sürekli bir bağı olmayan milyonlarca insanın da anlayamadığı bir konu. Akp’nin orda biraz kararsız davranmasının nedeni de vatandaşın bu anlayamama hali oldu. İşte tam da bu örtüşmemezlik, tam da bizim sesleneceğimiz alanı ifade ediyordu. Yani sorun, karşı çıkanları bir araya getirecek, anlamayanlara da anlatacak bi zemin yaratmaktı.


Biz ne dedik? bu mesele kadınların, üstelik onların bireysel meseleleri, dedik.  Bir kere doğru değil. Şu anki haliyle de değil zaten. Yasa ne diyor, 12 haftaya kadar serbest. Yani kadının meselesi değil. O saatten sonra ceza hukukunun alanına giriyor. Anlaşılabilir nedenlerle. Yani zaten sadece benim meselem değil, bundan sonra da hiçbir zaman olmayacak. ‘Benim meselem’ argümanının sadece olayın geri planına  işaret eden haklı bir tarafı var: O da bu iktidardaki zevatın otoriter eğilimlerine işaret ediyor. Bu doğru ama spesifik olarak kürtaj meselesinin özü bu değil. Elbette bunu deşifre etmek lazım, ama doğru araçlarla.


Peki meselenin özü ne? Meselenin özü hükümetin referansının şaşmış olması. Yani hukukun dinselleştirilmesi ve üstelik en tutucu bir yorumla. Hükümet neden yasaklıyor, çünkü kendi öyle inanıyor. İslam inancı bunu söylüyor. İyi de kardeşim bana ne senin inancından? Bu kadar basit. Savunacağımız şey de bu kadar açık işte: Seküler ve özgürlükçü bir hukuk  anlayışı. Yani ‘benim meselem’ değil, bu ‘herkesin’ meselesi. Sadece beni seni değil, herkesi ilgilendiriyor. Dolayısıyla bireyselleştirici değil, sorunu genelleştiren ve farklı açılardan muhalefet edenleri bir araya getirici bi söylem lazım. 


İkincisi, bu politika ve yasa yapma biçimini tartıştırmak. Kardeşim kime sordun sen bunu, diyebilmek. Adamlar kanunlar çıkararak, insanların diline karışıyor, dindar nesil yetiştireceğim diyor, insanları hapse atıyor, öğretmenleri çok çalıştrıp, doktorları hedef gösteriyor… Oysa gereken ne? Tartışmanın kamuya açılması ve siyasette tekelleşmenin önüne geçilmesi. Sorunun kaynağı aynı, aynı siyaset ve devlet anlayışı, otoriter, benmerkezci, vs. Özgürlüklerin kaybedilişi herkesin meselesi. O yüzden ‘ben’ dememen lazım.


Ve sonuncusu, bu daha az önemli değil, ‘sen mi bakacaksın’ demek. O adamın yıllardır en ucuz demagoji ile çarpıttığı, suyunu çıkardığı ekonomik rasyoneliteyi yüzüne çarpacaktık. Benim annem dedi, mesela. İlk tepkisi bu oldu. ‘Sen mi bakacaksın?’ Aynen. Nüfus artacak, asgari ücretle ve zaman zaman işsiz kalarak Galip Usta gibi (bkz Memleketimden İnsan Manzaraları, giriş) milyonlarca insan bu gözü dönmüş yeni kapitalistlerin Mısır’a, Suriye’ye araba ve çikolata satması için çalışacak. hesap bu. 


Biz ne yaptık, sadece kendimizi mutlu edecek bir argüman ürettik, ‘bu benim kararım’ dedik. Ha bir de eylemlerimize desteğe gelen erkeklere siz 100 metre uzaga gidin dedik… Yani 20 senedir oynadığımız politik farsın, sadece kendimiz için, kendimizle beraber, ve kendimiz hakkında konuşma halinin devamına oy çokluğuyla karar verdik… 


ps. Biz tam da kadın bedeninin politika konusu haline getirilmesine itiraz ediyoruz, diyen varsa eyvallah. Ama onlar da kusura bakmasınlar, şu modern toplumda hiçbir şey politika dışı kalamıyor. Oyunun kuralı bu, üzgünüm.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

geleceğe dönüş

Bu şekilde iki tane subjektif göndermeye dayanan, üstelik bayat, bir başlık atmak istemezdim, ama kendimi alamadım, özür dilerim - Neden mi özür diliyorum? Çünkü, içtenlikle, hayatın sadece self-referanslarla yaşanamayacağına, şu kıç kadar dünyanın orasına burasına yayılmış zilyon tane insan ortak bir iki referans yaratamadığı (ki bunun ortalamasına belki objektivite diyebiliriz) için dünyanın bir jungle’a dönmekte olduğuna dair düşünce demeyelim de, işte mütevazi bi kanaatım var da ondan. Yani herkes sadece kendi ağzından çıkanı duyarsa ne kadar yol alabiliriz sevgili okur! Ama nedir, tam da bu (yani sadece kendiyle meşgul olma hali) milli ata sporumuzdur, ve de en alasından yeni anayasa yapılsa da, Türk’ü atıp Türkiyeli tanımını en demokrat hukukçular yapsa ne olur, yapmasa ne olur?


Şimdi düşünün ki bu ülkede, dünyanın öküzün boynuzunda durduğu fikrinden daha inandırıcı olmayan nice şeye inanan varillerce insan var. Biz Behzat başkomseri bu yüzden sevmedik mi? Evet bu decade’in lafı, saçma sapan konuşma’dır.


Neyse uzatmadan, iki referanstan biri, en son yakın geleceği yazmış olmam, o yüzden oraya dönüyoruz, ve sonra ortadan kaybolmamdı. İkincisi de, malum bir tarih tezi yazan kişi olarak, son aylarımı Kemalist idarecilerimizin 1930’larda uyguladıkları acaip ve karmakarışık ithalat politikalarımla rezil etmiş olmamdı. Dolayısıyla gene dönüyoruz.


Peki dönüp de gördüğümüz nedir? Tane tane yazayım ki açık olsun:


* Bi kere bi bok olmuyor. Son 6 ay pek çok açıdan önceki 1 senenin tekrarı olarak cereyan ediyor. Bazen olur öyle: Status quo’dan sıkılalım diye, tarih bi ara kendini tekrara verir. olaylar; trajedi, fars, suyunun-suyu, kanıksama evresi, sonra da aslında gereksizleşmiş olanın devrim görüntüsü altında unutulması döngüsünde tekrar eder. Sonra federaller, pardon liberaller, ama işte olumlu gelişmeler de var diye vızıldarlar, gerçek devrimcilerse şaşkın şaşkın etraflarına bakarlar.


* Sanırım Leyla bacı, bu döngüselliklerden sıkılmış olacak ki, bi açılım yaptı, ama bütün niyetine ve kendine saygımıza rağmen, şunu söylememiz lazım: büyük usta’nın dediği gibi tarih önüne sadece çözebileceği sorunları koyar. Leyla’nın aşırı özgüveni, elbetteki konjonktür ve onun afacan oyuncuları tarafından şişirilmiş özgüveni, RTE’nin geçtiği dalganın dalgalarına çarpıyor. Leyla’nın tarihte bireyin rolü üzerine daha gerçekçi ve kapsamlı bir okuma yapması elzem. elbette kurtlarla dans etmek için kurt olmak gerekmez, ama en azından biraz çevresinin çevresinin sözünü dinlese iyi olur. Soru şu: Gene köyüne mi dönecek? 


* Bununla beraber ve bunun ötesinde, daha genel olarak değişmeyen şey, kürt meselesinin buzluğa konulmuş olması gerçeği. elbette bunun faili allahlar, bi şeyi buzdolabına koyunca yok olmayacağını iyi biliyorlar, ama ellerindeki şeyi ne yapacaklarını bilmiyorlarsa başka alternatif be olabilir ki? Ha şu bi aydır, ki Leyla’nın Kürt açılımına da vesile olan odur, aklı evvelin biri buzluğun kapağını açıverdi, ne olup bitiyo diye merak ettiği için. Ama burdan, sevgili dostlarım, bırakın demokrasiyi, yani Zana’yı, Kemal Burkay bile çıkmaz. Yeterince açık herhalde.


* Tabi ki, bir chp milletvekilinin meclis kürsüsünde ilan ederek genç hegel’cileri mezarında zıplattığı gibi, ‘diyalektik diye bi şey var, her şey birbiriyle ilişkilidir’, ve herşeyden biraz daha fazla biçimde, olaylar aslında Suriye’de geçiyor. Ama bunu anlamak için gündemi Woddy Allen’ın aksine hızlı değil tam tersine bayağı yavaş okumak gerek. Soru şu: 2004 fırsatını (Irak) kaçıran AKP, 2012’yi (Suriye) yakalayayım derken tarihte tekrar diye birşey olmadığını ihmal mi etti? Soruyu, muhtemelen hiçbi şey söylemeyecek olan uluslararası ilişkiler uzmanlarına bırakıyorum.


* Son olarak: elbette abartıyorum, değişen bazı şeyler var. en başta şu: herşey kabak tadı vermeye başladı, birinciliği de buna en müsait olana yani akp’ye verdiler. yani nedir allasen bu kürtaj mevzusu? bu zevatın cebinden çıkaracağı başka bi şey kalmadı mı? Şu aziz millet üzerindeki bu deli gömleğini atmayı bi ara akıl edecek mi? Muhakkak ki evet.


* Soru baki: Çok partili hayata ne zaman geçeceğiz?


esen kalınız…