ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

19 Aralık 2009 Cumartesi

zinde kuvvetler

Bu aralar “zinde kuvvet” lafını biraz sıkça kullanır oldum, düşününce biraz anlamlı da geldi. Aslında bununla demek istediğim “politik toplum”dan başka bir sey değil.
Bilindiği gibi zinde kuvvet lafı 1960’ların siyasal jargonundan kalma. Belki geçmişi de vardır ama politikada etkili kesimleri, somut olarak da 60’ların Türkiyesinde ordu, gençlik, aydınlar ve belki o zaman için işçi sınıfının bir kesimini de ifade ediyor.
Şimdi kimler bu zinde kuvvetler?
Neyse… bu soru bi yana, siyaseti böyle düşünmek demokrasi dediğimiz şey her ne ise onun yarattığı bir ilüzyondan kurtarıyor bizi.
Bu ilüzyon şudur: Her birey, belli bir toprağın üzerinde yaşamak yani varolmak nedeniyle otomatik olarak politik kabul edilir ve genel oy hakkı bu varsayımın en somut halidir. Elbette bireylerin politika yapma hakları bir sürü yasa ile mümkün kılınır ama bunun en çok göründüğü an elbette seçimlerdir.
Bu esasında güçlü bir ilüzyondur çünkü, bir kere o ülkede yaşayan bir sürü insan başından bu sürecin dışındadır. 18 yaşından küçükler, göçmenler, çingeneler vs.. İkincisi, oy kullanma hakkı olan insanların da bir kısmı hiç oy kullanmazlar. Üçüncüsü, oy kullananların önemli bir kısmı, arkadaş, dost ya da akraba hatrı için oy kullanır. Yine bir başka kesim, sadece seçim vakti geldiğinde çok düşünmeden öylesinde oy kullanır. Sonuçta, siyasetle gerçekten aktif bir ilişki kurarak oy kullanan gerçekte bir azınlıktan ibarettir. Ve o azınlığın da gözünü dikerek izlediği, fikirlerini oluşturduğu başka bir azınlığa zinde kuvvetler deniliyor.
Bu zinde kuvvetler kelimenin 60’lar Türkiye’inde kazandığı darbesel çağrışımlar bir yana gerçekten de önemlidir. Zinde kuvvetler bazen “sokaktaki vatandaş”tır, bazen tayyib’in diline yapışmış “milletimiz”dir, bazen “huzur ve güvenlik arayan vatandaş”tır, bazen de “provokasyonlara tepki veren esnaftır”.
Ama buna bakıp elitist siyasete soyunanlar yanılırlar, çünkü esasında ne kadar işlevsel de olsa, “zinde kuvvetler” de bir ilüzyondan ibarettir…

18 Aralık 2009 Cuma

sosyal bilimlerin ergenlik hastalığı

türkiye’de sosyal bilimin ergenlik hastalığı, çok-şey-söyleyip-hiçbir-şey-söylememeyi-bir-şekilde-başarabilmek hastalığıdır.
Bu hastalığı tespit etmek oldukça kolay. Eğer aşağıdaki ifadeler bir makalenin sonuç bülümünde çok fazla görünüyorsa, o makalenin yazarı bu hastalıktan muztarib demektir:

- yeniden üretim süreci
- eklemlenme süreci (genel olarak “sürec” ifadesi cok kullanılmamalı)
- gündelik iktidar ilişkileri
- sermaye birikim süreci
- bütünsellik/bütünlük
- çelişkilerden oluşan devinim halindeki gerçeklik (bu favorim)
- ilişkisellik
vs.
Elbette sorun kendi başlarına bu ifadelerde değil. Sorun bu kavramların bir konuyu aydınlatma amacıyla kullanılması, ama çoğu zaman hiçbir analitik fonksiyonunun olmamasıdır. Yani yazar pek çok zaman bu kavramlara konunun gerçekten karmaşıklığını dikkat çekmek için başvurur ama bunun kendisi bir açıklama değildir, olsa olsa bir “remark” olabilir.
Bence iyi sosyal bilim bir konunun karmaşık olduğunu söylemenin bir argüman olmadığını anladığımız yerde başlar.
Bu hastalığın nedenlerinden biri, ATA’da yıllar önce yapılan bir seminerde Edhem Eldem’in belirttiği gibi, pek çok genç sosyal bilimcinin bilgi üretiminden, alan araştırmalarından, tarihçilerse kaynak incelemelerinden ziyade, metodolojik tartışmalara ilgi duymasıdır. Eldem orda bu eğilimden şikayet ediyor, ve batıda sosyal bilimlerin bu tartışmalara gelene kadar 200 yıl önüne ne gelirse her bilgiyi topladığını söylüyordu.
Eldem sonuna kadar haklıydı.
Bu bir tür teori merakının panzehiri ne bilmiyorum. ama işe şöyle başlayabiliriz: Önce bilgi üretelim sonra o bilginin niteliğini sorgulayalım. Amerikayı tekrar keşfetme ya da pozitivizm pahasına da olsa. anladığımız şeyleri yazalım, dürüst olalım, anlamadıklarımız üzerine düşünmeye devam edelim…

17 Aralık 2009 Perşembe

aysun kayacı (cont'd)


aşağıdaki tarihi açıklama aysun kayacı’nın demokrasi ve çobanlarla ilgili yaptığı açıklamadan sonra hayli yol katettiğini açıkça gösteriyor. aynen naklediypruz:

"Geldim…

Aç gözlü patronlar yüzünden canlar karanlıklara gömülüyor, sokaklar harp alanı gibi, genç kızların cinsellikleri tv’lerde suistimal ediliyor reyting uğruna ve aynı reyting uğruna bu toplumun ihtiyacı olan örnek insanlar canlı yayınlarda sınanıp madara edilmeye çalışılıyor.

Ve en önemsizi ama bu mailin konusu olan ben, sadece gönül verdiği dört yıldır; dizi setlerinden, uykusundan, yemeğinden, sevdiklerinden arttırarak kazandığı şeyle, tarihle ilgilenmek isteyen, magazine artık malzeme olmak istemeyen ben..

Ne tur insanlar magazin muhabiri yapılıyor bilmiyorum ama onlar da sunu bilmiyor; Eğitim dili aynı olduğu sürece akademik dünyada herkes her yerde eğer kabul görürse istediği dersi alabilir. Bilim doğası gereği paylaşılır..

Bu “Harvard” etiketini gözlerinde fazla büyüttüler ve beni çileden çıkarttılar. Önemli olan nerede öğrendiğin değil ne öğrendiğindir. Ders programım Sibel Can’ın diyet listesine döndü. Boston’da magazin basının karanlık gölgesi olmadan Osmanlıca, İngilizce ve klasik dönem Osmanlı tarihi bilgim biraz cilalanıyor o kadar..

Bilgi ve eğitim ispatlanması gereken ya da havası atılması gereken şeyler değildir. Ancak topluma faydalı olunursa onları edinmiş olmak önemlidir. O yüzden beni rahat bırakın da okulum bittiğinde insanlarıma faydalı olmak için hevesim ve enerjim kalsın.

Saygılarımla

Aysun Kayacı”

Aysun bu açıklaması ile Türkiye toplumunun beş, medyanın ise 20 fersah ilersinde olduğunu ispatlıyor.

elbette birileri aysun’a, “yanlış hayat doğru yaşanmaz” diyip dudak bükebilir… Haklılardır. ama şu da var: doğru hayat diye bir şey yok ki!
o yüzden doğru ya da yanlış aysun’un kaybedeceği bir şey yok, devam Aysun!

vicdan

ahlak üzerine çok şey söylenmiştir herhalde, ve ben bu konuda çok da düşünmüş bir kişi değilim.
ama şunun farkına vardım: ahlakın olmadığı yerde politika da olmaz.
vicdanın olmadığı yerde en doğru söz gevezeliğe dönüşüyor.

further readings:
1. Ramonet, “Castro ile Söyleşi”
2. Yıldırım Türker’in tüm yazıları
3. ‘48 Elyazmaları’ndan ilgili bölümler
4. Orhan Kemal’den bir iki öykü
vs…

16 Aralık 2009 Çarşamba

solun akp eleştirisi: bir öneri

Erdoğan’ın bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmanın çok açık şekilde gösterdiği şudur: AKP’nin siyasi programı büyük ölçüde 1990’ların eleştirisine dayanmaktadır. AKP özgürlükler, terör, ekonomi gibi başlıca konularda bütün tezlerini 1990’larda Türkiye’de yaşanan deneyimin eleştirisine oturtmaktadır ve bu konuda rakipsizdir.
İki sorun var. Birincisi, AKP hükümetinin 7 yılı dolmasına rağmen bu tür bir eleştiri üzerine bina edilen siyasi bir çizginin hala canlı ve etkili olabilmesidir. İkincisi, AKP’nin kabul etmek gerekir ki bu konuda siyasetin ana aktörlerine bakıldığında yalnız ve rakipsiz olmasıdır. Siyasal aktörler arasında AKP dışında 2001 sonrasında oluşan kimse yok. Üstelik CHP, MHP ve genel olarak Kürt siyaseti bu yıllarda hepsi önemli siyasi roller üstlenmiş hareketler. Dolayısıyla AKP’nin etkin bir şekilde yürüttüğü eleştirinin şu ya da bu açıdan doğrudan muhatabı olabiliyorlar.
Bu siyasi çizginin eklektik, tutarsız ve çoğu zaman popülist özellikler taşıması ya da pek çok açıdan karşına aldığı siyasi hareketlerin üslubuna yakınlaşması bir şeyi değiştirmiyor. Evet, şurası doğru, AKP’nin özgürlükler konusundaki tavrı Erdoğan’ın deyimiyle, hasbi değil ‘hesabidir’, demokratlık konusunda AKP diğerlerinden aşağı kalmayan otoriter özellikler göstermektedir, ve AKP de diğerleri gibi zengin bir yönetici elite dayanmakta ya da bir elitin oluşumunun bir parçasına dönüşmektedir.
Ancak bütün bunlar AKP’nin yürüttüğü çizginin etkinliğini ve özgünlüğünü gizlemiyor. Bu parti siyasetin gündemini belirlemekte, rakiplerini çoğu zaman defans konumuna itmekte, siyaseten dinamik bir görüntü vermektedir. Bunu yaparken kullandığı araç, toplumun belleğinde hala capcanlı duran 90’lı yılları değerlendirmekten başka birşey değildir. Bütün bu çabanın toplumun azımsanmayacak bir kesimi tarafından ciddiye alındığı ve kabul edildiği ise bir gerçek. Ve üstelik bu kesim bugüne kadar kim ne derse desin siyasette kendini merkezde konumlandırmış bir kesim değil.
Buna karşın, solun AKP’yi neo-liberal politikalar konusunda karşısında yer almasında, demokrasi konusunda daha samimi olmaya davet etmesinde ya da Ergenekon’u 12 Eylül’ü gündeme getirmek için kullanmaya çalışmasında elbette yanlışlık yok. Bütün bu bağlantılar doğrudur, ancak buradaki soru şu: AKP’yi eleştirmenin en etkin yolu bu mudur? Elbette burada entellektüel değil, toplumda karşılığı olan ya da olacak bir eleştiriden söz ediyoruz. Şöyle ki, sol özgürlükler konusunda AKP’yi köktenci olmaya davet ettiğinde hem o gündemin içine hapsolmakta hen de kimsenin hazır olmadığı bir zorlamayı talep etmektedir. Ekonomi konusunda yapılan piyasa eleştirisi ise açıkça somut ve açıklayıcı olmaktan uzak kalmaktadır.
Burada benim söylemek istediğim şudur: Ergenekon’dan 1950’lere kadar uzanan bir derin devlet eleştirisi çıkarmak ya da ekonomik sorunlardan 12 Eylül sonrası başlayan liberalizasyon politikalarına gitmek, şu ana kadar solun denediği ancak başarılı olamadığı bir yoldur. Belli ki bu toplumun enerjisi ancak bir on yıl gerisine gitmeye yetebilmektedir. Toplumun geniş kesimlerinin nefesi, ne İttihat Terakki’yi ne de Gladyo’yu tartışmaya ne de özelleştirmeleri sorgulamaya yetmektedir. Ve muhtemelen bugünkü kavgaların başdönmesi geçinceye kadar da olmayacaktır.
Bu durumda yapılması gereken açıktır. Türkiye’de sol adına siyaset yapmaya çalışan insanların, hatta genel olarak yeni herhangi bir tür siyaset üretmeye çalışan herkesin, kendilerine konu olarak son 7-8 senede olup bitenleri seçmelerinde, yani aktüaliteye yoğunlaşmalarında fayda olacaktır. Bu konuda konu sıkıntısı olmadığı da herhalde açıktır. Tuzla bir ölüm kuyusuna dönmüşken, kot taşlama işinde çalışan gencecik insanlar ciğerlerini çürütmüşken ya da tarım sektörü çok uluslu şirketlerin at oynattığı bir yere dönmüşken aktüel konular bulmak ve bunları siyasal mücadelenin konusu haline getirmek hiç zor olmasa gerekir. burada elbette sorun sadece konu bulmak da değil. eğitimden sağlığa, işçilerin çalışma koşullarından genel olarak demokratik katılıma pek çok alanda AKP çoğunlukla o temsil ettiği zengin elitleri temsil ediyor ve otoriterliği nedeniyle çözümler bulmayı engelliyor. Alın size kentsel dönüşüm ya da galataport.
Üstelik aktüel konularda birşeyler söylemenin daha verimli olduğunu örneğin geçen yerel seçimlerin sonucundan biliyoruz: İstanbul’da hükümetin kentsel dönüşüm pratiği kimsenin beklemediği bir şekilde sahil ilçelerindeki politik ortamı bir anda değiştirdi ve radikalleştirdi. Bu siyasetle ilgili açık bir mesaj değil mi?
Çok ilginç: Türkiye’de tonla sorun birikiyor ve bu sorunlar gelecek 10 yılın politikasını belirleyecek. Ama bizim gözümüz hala geçmişte.

10 Aralık 2009 Perşembe

buharin

ulisas Necip Mahfuz`u dinleyip biraz buralardan kacmak icin Nil kiyilarina dogru yol alip misir`in bir cehennem mi yoksa bir cennet mi olduguna anlamaya calisacak (“bu cennet bu cehennem bizim”)…
ama once solik`in yolactigi cagrisimlardan birkac not…
hobsbawn`in, saniyorum tuhaf zamanlar`da, neden komunist partisini hic terkemedigi sorusuna verdigi tuhaf bir yanit vardir. orda 1930`larda, cambridge`de de olsa, komunist olan insanlarin her seyden once bir hulyaya baglandiklarini anlatir. `56’nın bile bu hulyayi yok edemedigınden bahseder. elbette hobsbawm`in gizledigi, kendine ozgu bir snobluk gibi, baska nedenleri de olabilir bunun, ama bir haklilik payi var dediginde.
gercekten de insanlik tarihinin bir yuz elli yillik kesitinde bir kisim insan toplumun butunu icin esitsizliklerin ortadan kalktigi, sabah kalkip balik tutup sonra ogleden sonra da resim yapip aksam raki icebilecegimiz bir dunyanin hayaline, gercekten de garip bir hayale kapilmislardir. bu anlamda sosyalizm, esasinda bir gonul isidir. bu ruyanin daha onceki tarihi falsifikasyona aciktir, ama yakin tarihinden suphe etmemek gerekir.
her ne kadar bazilari bu hulyanin ya da parantezin henuz kapanmadigini iddia etseler de elimizde bu iddiayi kanitlayacak bir kanit olmadigi icin, parantezin kapandigini varsaymak da varsaymamak kadar mesru bir seydir.
netice de butun bu ruya, marksistler her ne kadar fransiz devrimini arada anmayi ihmal etmeseler de gercekte rus devriminde somutlanmistir. butun yuzyil boyunca dunyanin butun marksistleri mutlaka rus devriminin onemli sahsiyetlerinin tarihini kendi aile tarihlerinden daha onemli saymislardir. ulisas da bu ruyanin ucuna son takilanlardan olmak itibariyle cok da degerli olmayan zamaninin bir kismini lenini, trockiyi ve hatta stalini anlamaya calismakla gecirmistir. neyse ki ulisas bu sacma cabasini bir kan davasina (bkz trockistler) donusturecek kadar duygusal ve tarafgir bir insan degildir.
Ancak ulisas`in yeni anladigi bir sey varsa o da onun asil kahramaninin ne trocki ne stalin, fakat ve bizzat buharin oldugudur. bu gec kesfin nedenleri onemli ama buna sonra gelecegiz.
neden buharin? iki nedeni var. birincisi, buharin ancak `buyuk bir ihtiyat payi ile marksist sayilabilir`(bkz.lenin`in vasiyetnamesi) ve bu marksist olmanin kanimca en guzel bicimidir. ancak elbette marksistlik etiketini yapistiran `milli sef`tir; bilindigi gibi `ebedi sef` kendinin marksist olmadigini soylemiştir. Ikincisi, buharin devrimci, gercekci, ve humanist olmayi basarabilmis ender kisilerdendir. bir digeri de castro`dur. buharin samimidir, sosyalizme inanci kendisine olan inancindan fazladir. stalin-trocki meselesi ise kim ne derse desin eninde sonunda bir iktidar kavgasidir, ve bu nedenle de basit ve adidir. buharin herkesten fazla 150 yillik o hulyaya inanmistir ama bu ruyasi yasayan canli insanalarin acilarini gormezden gelmesine yol acmaz ve bu ozelligi ile kahraman olmayi hak eder. o yuzden de sovyet devrimi buharin`in stalin`e, `kola, why do you want me to die`, diye yazdigi noktada bitmis, yerini bir rus trajedisine birakmistir. elbette gercek olmaktan ziyade sembolik bir bitistir bu.
gelelim neden bunun ulisas tarafindan gec anlasildigina. nedeni, solda olmanin solun solunda olmaya haketmedigi bir itibar kazandirmasindan ibarettir. ulisas da etrafindakilere guvenen saf bir insandir. gercekten de solda olmak zaten bir trajedi iken solun solunda durmak esasinda bir komedidir. bu klise ifadeyi kullanmak istemezdim aslinda, ama ne yapalim ki, sonuna kadar neoklasik iktisatci olan bir alman profesorun `creative destruction`dan bahsetmesinin de dogruladigi gibi, hepimiz zaten marx`in paltosundan cikmadik mi?
evet, buharinin itibarinin az olusu sunun gorulmemesindendir: solun saginda olmak solun solunda olmaktan kesinlikle daha kotu degildir. son 50 yildir, turkiye de ve baska pek cok yerde marksistlerin goremedigi en onemli seylerden biri budur.
turkiye`ye gelince… ki gelmesek olmuyor… orasi melankolik solcularla reel politik sagcilarin memleketidir. melankolik solculugun tanimi, creative destruction`i anlamamalaridir. ulisas`in da bu notlarda ornekledigi gibi, `yaratici yikim` yapacak o kadar seyi oldugu halde sadece kendinin ve en az kendi kadar tuhaf birkac arkadasinin ilgilenecegi bir konuda yarim saat zaman harcamak, kesinlikle degildir. bu sadece bildigimiz destruction`dir.

7 Aralık 2009 Pazartesi

kürt açılımı- cont'd

Hiç olmasaydı daha mı iyiydi acaba dedirtecek bir noktaya gidiyor.
Bir siyasi açılım nereye gittiğine/gidebileceğine dair bir fikir olmadan, allaha emanet, başlatılır mı?
Son olaylar hükümetin aşırı iyimserlik ve özgüvenle malul bir görüş sorunu olduğunu gösterdi. Bütün olanlara tutarlı bir anlam yüklemek mümkün değil.
İyimserlik ve özgüven akp’nin son 7 senedir siyasette tekel oluşturmuş olmasından geliyor. hükümet etmek değil mesele, tartışmanın terimlerini belirlemek, bunu başardılar. Ergenekon davası bu özgüveni pekiştirdi. Laik kesimdeki gitgide cinai bir noktaya varan siyasetsizlik ve tepkisellik ise bu özgüvenin bir sorun oluşturabileceği gerçeğini gizledi.
Kürt sorunu asker sorunu kadar kolay idare edilemiyor. bunu anlayamadılar. karşılarında bir siyasi hareket var, tanıyamadılar.
2005 esintisinin ötesine geçemeyecek demiştim, ama bir trajediye dönüşmeye başladı.
Yolların ayrılmasına hiç bu kadar yakın olmadık… duygusal ve siyasal olarak.
kafa aynı kafa: demokrasi (komünizm, milli birlik, barış, whatever) gelecekse onu da biz getiririz.
öte yandan, barikatın diğer tarafında “ya devlet başa ya kuzgun leşe” duygusu hakim. oysa esnemeyenin kırılma olasılığı daha yüksek.
ya oyunda son perdeye geliyoruz, ya da romanın üçüncü cildi için biraz ara verilecek…

5 Aralık 2009 Cumartesi

pamuk'un samimiyeti

Kar ve İstanbul’unu okudum ve sunu söyleyebilirim: Pamuk samimiyeti konusunda ikna edemiyor.
Anlamıyor anlıyormuş gibi yapıyor, bilmiyor ama düşünüyormuş gibi yapıyor. Bunları zengin bir tekniği kullanarak ama onları gizlemeden yapıyor. Bakın nasıl da yazıyorum diye bu kadar bağırılır mı? Biz Pamuk’un annesi değiliz ki, “ben yazar olucam” diye bize çıkışabilsin (bkz. İstanbul son sayfa).
Ayrıca Pamuk Avrupalı okuyucuya hitap eden ticari bir tekniği benimseyerek Türkiyedeki okuyucusunu kaybediyor.
İnsan, bu kadar çalışkan ve yetenekli biri, yazarlığa değil de, sadece yazmaya kafayı taksaydı, daha iyi olurdu diye düşünmeden edemiyor.
Bir süre sonra Pamuk’un kitapları kitapçılarda edebiyat bölümüne değil de, Türkiye ile ilgili tanıtım kitaplarının yanına konulacak.
yazık ki ne yazık…

1 Aralık 2009 Salı

solik


Solik üzerine yazmamak olmaz, çünkü bu örneği az bulunur anılar sovyet tarihini anlamak için esi bulunmaz bir kapı açıyor. Bize anti-komünist hezeyanlardan ve kuru sovyet propagandasından uzak müthiş canlı sosyalizm tanıklıkları anlatıyor. Solik’in gözünden, daha 16 yaşında kendini savaşın ortasında Rusya’da bulan, bu uyanık, zeki, dürüst ve sosyalizme inanan gözlemcinin gözünden Sovyetlere bakıyoruz. Solik kendini önce sibirya’da sürgünde (bir buçuk polonya’lı ile birlikte), sonra kızıl orduda (politik komiser yardımcısı olarak), ve sonra da gulag’da buluyor (cok para harcadığı için alman ajanı olmakla suçlanıyor). işin sonunda inancını yitirmese de, sosyalizmin o kadar da kolay iş olmadığını anlıyor.
Cok sey var solik’in anlattığı; mesela, sovyet yöneticilerinin nasıl da ekoonmiden anlamadıklarını, daha o zamandan planlı ekonominin yanında nasıl da kocaman ve herkesin gözü önünde bir karaborsa ekonomisinin yükseldiğini, yirmi yıllık sosyalist ekonominin nasıl da vatandaşa pazar ekonomisinin nimetlerinden yararlanma arzusunu hiç ama hiç unutturamadığını,
daha öncesinde pek de varolmayan stalin kültünün nasıl savaş yıllarında yeşerdiğini, o yıllarda keşfedilen devlet destekli Rus şovenizminin pek çok kişiyi nasıl da şaşırttığını ve kafasını karıştırdığını ve üstelik zaten varolan milliyetçi gelenekleri azdırdığını…
Bellkide en önemlisi sovyet rejiminin nasıl ağır bir depolitizasyon makinesi gibi çalıştığını anlatıyor Solik. entellektüel, eleştirel ve sosyalizmin ülkülerine bağlı olanlar siyasetin dışına itiliyor. sovyet devleti aparatçiklere, memurlara, kariyeristlere, emirleri uygulamak dışında bir sey yapmayanlara kapılarını ardına kadar açıyor. sınıf birincilerini komsomola dolduranlar, elitist ve apolitik bir yönetici kuşağı yetiştiriyor.
Aklı hala gorbaçov’da, yirminci kongre’de ya da destalinizasyonda kalanlar, Solik’i okuyup 89’un temellerinin nasıl sağlam bir şekilde 30’larda atıldığını anlayabilirler. Sovyet toplumu “zinde kuvvetlerini” bu yıllarda kaybediyor.

28 Kasım 2009 Cumartesi

bir oneri

neo-klasik iktisadin dogasinda bir koktencilik var. yani sadece bir teoriden ibaret degil, bir tur teorisizm yaratiyor. bu tur iktisatcilar, yani gunumuzdeki iktisatcilarin cogu, ciddi iktisat problemlerini “market failure” diye isimlendiriyorlar. yani olan biten teoriye uygun olmayan sapmalar.
bu aslında bir zamanlar solda cok yaygin olan ekonomizmden cok farkli degil. bi anlamda simdiki pek cok iktisatciyi en vulgar materyalistler olarak gorebilirsiniz. (eski bi hocam, douglas north`un bi stalin hayrani oldugunu soylemisti. ilginc bir not!)
neden boyle? ornegin sosyoloji ya da antropoloji kendi yontemine bu kadar tapmiyorken iktisatcilar neden bu kadar bagnaz ve kucumseyici? aslinda benzer bir arrogance`i bazi marksist akademik cevrelerde de goruyoruz. saniyorum benzerlik dogmatizmin duzeyi ile ilgili.
benim bi onerim var: herkes yaptigini cok ciddiye alsin, ama kimse yaptigina o kadar inanmasin. cok mu naif bi oneri? evet gercekten de oyle…
ayrica iktisadin buyume sevgisi icin Kola ve ben sunu diyoruz: “growth? fine. by all means. Let us grow, but in such a way that we get benefit from them right now and without discrimination.”

gerçekten sonuna mı geldik?

Ruşen Çakır’ın 90’ların başında yayınladığı solcu aydın ve politikacılarla söyleşilerden oluşan bir derleme kitap vardı: Sol Kemalizme Bakıyor.
Yanılmıyorsam orada Ertuğrul Kürkçü “nihayet sonuna geldik” gibi bir yorum yapıyordu kemalizm için.
İşin ilginci bu yorumu tekzip edercesine, aradan 7-8 sene geçtikten sonra 28 şubat geldi ve kemalizmin yeniden yükselişine tanıklık ettik.
Şimdi yine kemalizme yöneltilen bir haçlı akını var. Soru şu: Bu sefer gerçekten mi sonuna geldik?
Şöyle de sorabiliriz, bugun toplumun “zinde kuvvetler” kimler ve bunlar, yani gelecek 10-15 senenin politikasını şekillendirecek olanlar, su ya da bu nedenle kemalizme ihtiyaç duyacaklar mı? bugün defans konumunda kentli geleneksel orta sınıflar toplumun geri kalanına hitap etmenin bir yolunu bulabilecekler mi?
Üzerinde düşünmeye değer sorular.

27 Kasım 2009 Cuma

"productive forces? fine, let us develop them."

Genç bir Rus askerinden erken dönem sovyet tarihi yorumu. Basit ve özlü bir eleştiri. Buzlar Çözülürken’in de habercisi sayılabilir:

'Unfortunately the Russians and Bolsheviks too are great specialists in suffering. This time it is in the name of collective progress and productive forces while with the Cossacks the competition is strictly individual. I am a member of Komsomol, sure, not that I want to become a millionaire in the land of Soviets. We have gone beyond that sort of thing, but I am sick of sacrificing myself for the happiness of my grandchildren. Productive forces? fine. by all means. Let us develop them, but in such a way that we get benefit from them right now and without discrimination. For if we do not, I have my own five-year plan for the progressive elimination of suffering from my life'.
'But Kola, we are at war. What plan are you talking about? Tomorrow we could be killed', I say.
'If you place yourself in such an apocalyptic perspective, clearly there is not any plan which will stand up. Until we have proof to the contrary however, we are still alive and we need to think about the future during and after the war. For the present I am obeying the rules in everything that touches upon my immediate duty, but for the future, I am an intransigent partisan of a policy of non-suffering. It is my personal socialism and has nothing to do with these nationalist stupidities, any more than with the theory of productive forces. I am barely 20 years old, and as far as sacrifices are concerned, I have already exceeded a reasonably calculated norm for a long lifetime.'

Solik, sayfa 128.

23 Kasım 2009 Pazartesi

the sea, the sea


gribin beni yere serdiği 3-5 gün “the sea the sea” yi okuyarak geçti.
charles ünlü bi tiyatrocu ve yönetmen. Emekliliğini geçirmek için güney ingiltere’nin bir sahil köyünden denizin kıyısında bir ev alıyor. nihayet oyunla geçen yılların ardından sükuneti ve huzuru bulacak.
ama o da ne, bu köyde ilk aşkı ile çocukluk aşkı ile karşılaşıyor. Hartley onu daha 18 yaşında terketmiştir, ve charles’ın hayatı bunun etkisinde geçmiştir. pek çok kadını parmağında oynattı, ama bu kayıp aşkın ruh kırıklığını tamir edemedi. bu yüzden hiç evlenmedi de - en azından bize bunu söylüyor.
Peki bu tesadüf mü. Aradan bir ömür geçecek ve Hartley’in de bu küçük köyde yaşadığını öğrenecek. Elbette değil, bu kadarı tesadüf olamaz. Üstelik Hartley hödüğün biri ile evli ve mutsuzdur ve üstelik çocuğu da evden kaçmıştır.
Herşey çok açık: Hartley Charles’ı terketti ama bundan hep pişman oldu, ancak sonra aşık olmadığı biri ile evlendi. Ve nihayet hala birbirine aşık olanlar hayatlarının geri kalanını birlikte geçirmekleri için allahın unuttuğu bu kasabada karşılaştılar - en azından Charles buna inanıyor.
Ve hayatının oyununu oynamaya başlar… Gerçeklerle Charles’ın inandıkları arasında az biraz bir fark var ve bakalım bu fark nasıl kapanacak, maliyeti ne olacak?
İpucu vereyim, en sonda vardığı yer şu: “yes of course, I was in love with my own youth”.
the sea the sea, rüyalar, inançlar, fanteziler, obsesyonlar üzerine kolay sonuçlara götürmeyen bi roman.

21 Kasım 2009 Cumartesi

çocukken

Biz çocuktuk, televizyonda aydın güven gürkan konuşuyordu, ya da ercan karakaş ya da hikmet çetin ya da fikri sağlar, ne farkeder, o eski shpliler hep aynı değil miydi zaten? gür bıyıklı, aydınlık bakışlı, güleç yüzlü. güzel insanlardı sanki. çocuktuk ve bize öyle gelmişti. özalın hacıağa kılıklı, kırmızı yanaklı, göbekli, üç kağıtçi tipli bakanlarına (hasan celal güzel mi yoksa?) kıyasla shp’liler mahallenin akıllı uslu geleceği parlak çocuklarıydı sanki.
çocukken bağdat’ı canlı yayında bombalıyorlardı biz kahvaltı ederken. özal o zamanlar pek sevilmiyordu. inönü vardı sonra ama ne olduğunu anlamamıştık, boyu uzundu ve garip şakalar yapıyordu.
Biz cocuktuk ve sonra pazarları akşam sokakta top oynamaktan gelirdik, ama eve ödev yapmak için değil. bizimkiler izlenecek, sonra spor stüdyosu, sonra banyo ve ödevler yapıldı mı telaşıyla yatak. annemiz şimdiki anneler gibi değildi, ödevlerini yaptın mı diye sormazlardı? çocukken biz, odevini yapan yapardı, adam olacak çocuk olurdu, zorla güzellik olmazdı.
biz çocuktuk hava karanlıktı, istanbulun havası kirliydi, bazılarımız bronşit oldular soğuk havalarda ve sokaklarda köpekler vardı. antenleri düzeltmek kolay değildi, birisinin çatıya çıkması zorunluydu, ve sonra birisinin de “oldu, olmadı” diye çatıya bağırması. hava rüzgarlıydı hep, ve okulun hademesi arada ana kuzularının kıçına tekme atmaktan geri kalmazdı.
biz çocuktuk evlerde gizli gizli kürtçe şarkılar dinleniyordu, televizyonda berlin duvarını yıkıyorlardı ve babalarımız özelleştirmeleri savunuyordu. o zaman onlar hala gür bıyıklıydı.
biz çocuktuk o zamanlar ve etrafımıza bakıyorduk.
Çok baktık etrafımıza, belki haddinden fazla…

Çulhaoğlu haklı mı?

Çulhaoğlu haklı, solun kalıcı ve onemli bir yol ayırımında olduğunu söylüyor: Demokrasiyi kendi başına anlamlandıranlarla bunu marksizmin daha genel çerçevesi içinde görenlerin yolları ayrılıyor.
Çulhaoglu: Bolunme ve ayrışma
Özeti şu:
1960’ların sonunda tartışma “sosyalist devrim”cilerle “demokratik devrim”ciler arasındaydı.
1980’lerde devrimcilerle reformcuların yolları ayrıldı.
Şimdilerde ise demokratlarla sosyalistlerin yolları ayrılıyor. Siyasete özgürlükler penceresinden bakanlar bir yanda, 60-80 arası oluşmuş belirli bir tip sosyalist anlayışın çerçevelediği radikal siyaset ekseninden bakanlar diğer yanda.
Ancak sorun şu: Bu ayrışmanın toplumda karşılığı olan anlamlı siyasal dinamiklere yol açması isteniyorsa sosyalistlerin epey bi uğraşması gerekecek. Sözgelimi halkın demokrasi diye bir sorunu olmadığını, “askeri vesayet rejimi” belirlemesinin fanteziden ibaret olduğunu ya da kimsenin Kürt sorununu takmadığını iddia edeceklerse daha onlarca yıl beklemeleri gerekecek.
Biraz sağduyu biraz da üstüne “reality check” ısmarlayabileceğimiz hiç bi yer kalmadı mı?
Sosyalistlerin bir bölümünün (kesinlikle azınlık değil) kurtulması gereken kendi fantezilerinin esiri olmak. Hep doğruda durduklarına inanarak yaşlanıyorlar: Bir gün herkes onların haklılığını takdir edecek (“evet hep sizdiniz ve hep haklıydınız”), ve hayat 1989’da kaldığı yerden devam edecek.
Çulhaoğlu’nun görmediği sosyalistlerin de kendi aralarında ayrılmaya başladığı. Dualarına bağlı kalanlar, 80 yıl öncenin şablonlarıyla hayata bakanlar bir on yıl daha gençlere nasıl doğruda durduklarını anlatacaklar.

13 Kasım 2009 Cuma

how do you know?

Milton Friedman hep bu soruyu sorarmis.
Mc Closkey de `yazdiginiz her paragraf icin bunu sorarsaniz iyi akademisyen olursunuz, her cumle icin sorarsaniz buyuk akademisyen olursunuz` diyor.
Dusunerek yazin diyor, yani, iskembeyi kubradan sallamayin.

12 Kasım 2009 Perşembe

tkp`nin anlayissizligi

kemal okuyan tkp`ye kemalizm konusunda gelen elestirileri yanitlamis. Burjuva devrimleri konusundaki geleneksel tkp yaklasimini yinelemis.

Ancak iki ilginc nokta var:

1. Kemalizme bu kadar anlayisli bakan tkp`nin konu tepki gosteren solculara, ya da `devrimci` lafina kizan kemalistlere gelince bu kadar anlayissiz olmasi garip degil mi? Polemik denilip gecilebilir. Ama Tkp`nin de soylediklerini kulak veren gene bu insanlar. Okuyan`in uslubu iletisim kurmaya calisan bir uslup degil, “Tayyip” uslubu, kiziyor, akil veriyor… kisaca, onem vermiyoruz diyorsaniz, o zaman yazmayin kardesim. Ustelik politika niyetlere degil algilara gore yapilir cogu zaman. TKP cogunlugun ciddiye almadigi, alanlarin da kiyasiya elestirdigi bir kemalizm siyasetinde israr ederek hata yapiyor. Tkp`nin en azindan gecen 5-6 yilin hesabini vermesi gerekmez mi?

2. Okuyan en azindan sunu gormeli: kemalizm meselesi insanlarin tarihsel bir mesafeyle baktigi bir konu degil. Cok guncel, hassas, siyasal cagrisimlari cok guclu. burjuva devrimcisidir deyip gecemezsiniz. Mustafa kemal bir robespierre degil. Uzerinden siyaset yapiliyor. Bu adami putlastiranlar var, seytan gibi gorenler de. Ustelik her kesimle konusabilmek istiyorsaniz, ki tkp`nin bunu hala istedigini varsayiyorum, daha ince politika yapmak zorundasiniz.

Ustelik kemalizme yaklasmanin bugun sola ogretebildigi, katabildigi ne var? Nasil bir dinamizm yaratiyor? Anlamak mumkun degil.

Tkp bu tarihsel ilerleme isini haddinden fazla ciddiye aliyor.

8 Kasım 2009 Pazar

zaman disiplini

Bakiniz salinin sallanmasi, carsambanin carsafa dolanmasi evrensel bi olaymis:

"This general irregularity must be placed within the irregular cycle of the working week (and indeed of the working year) which provoked so much lament from moralists and mercantilists in the seventeenth centuries. A rhyme printed in 1639 gives us a satirical version:

You know that Munday is Sundayes brother;
Tuesday is such another;
Wednesday you must go to Church and pray;
Thursday is half-holiday;
On Friday it is too late to begin to spin;
The Saturday is half-holiday again.”

from Time, Work-Discipline and Industrial Capitalism by E.P.Thompson

6 Kasım 2009 Cuma

tkp'nin açılımı: siyasetin sefaleti

tkp’nin 30 ağustos bildirisini okur okumaz birşey yazsaydım biraz sert olabilirdi. Sindirmek zor oldu.
daha once kemalizmin cenaze namazı kılınıyor, yalçın küçük de tabutu taşıyor, ne acaip, diye yazmıştım. Demek küçük yalnız değilmiş, yanında başkaları da varmış.
Uzun boylu cumhutiyet analizlerine gerek yok. bu “cumhuriyete sahip çıkma” açılımının arkasında basit bir neden var: TKP’nin bunun dışında bir şey yapacak ne enerjisi ne de fikri var siyasetle ilgili. Bir süre patinaj yaptılar, 3-4 senedir de geriye gidiyorlar. Üstelik kemalist olmadığı halde, kemalistlere kur yapacak kadar sefil bir siyasi açılım peşindeler.
Çok basit, cumhuriyete sahip çıkacaksanız bile böyle olmaz, böyle yapmayın. isminde komünist olan bir partinin “başkomutana selam” yollaması kulağa garip gelmiyor mu?
Daha iyimser bir yorum tabi şu olabilir: aydınlanmacılığın ve pozitivizmin tkp kadrolarının bir bölümü tarafından fazla ciddiye alınması. bu da efektif olarak bir sosyalisti kemalizme epey bir yaklaştırır.
tkp’yi ulusalcılıkla suçlamıyorum, tkp’yi tembellik yapmakla, sol siyaset üzerine düşünmemekle, bunun için kafa yormak yerine saçma sapan temelsiz bir aydınlanmacılığın peşine takılmakla, kemalistlere kur yapmayı devrimci siyaset sanmakla suçluyorum.

6 Ekim 2009 Salı

Kurt acilimi

Acilim tam bir cikmaza suruklendi. herkes dis konjonkturun ne kadar uygun oldugunu anlatiyor, ama bakalim ic konjonktur o kadar uygun mu?
akp firsati kullanmak istiyor ama turkiye o kadar bolundu ki, bunu yapacak hali kalmadi. belki baslangicta kurtlere birtakim haklar vererek bitireceklerini dusunduler ama is karmasiklasti. chp ya da mhp destegi olmadan akp`nin acilim sansi yok, dtp ile yalniz kalmayi kaldiramaz. bunun icin de chp-mhp destegi olmadan dtp otelenmek durumunda. diyarbakirdaki dtp operasyonlari bosa degildi. bu birinci secenek, ama sonuc gostermelik bir 2005 esintisinin otesine gecemeyecek.
ikinci secenek chp-mhp destegiyle kurtlerle masaya oturmak. en azindan chp destegi elzem. ancak bu da ciddi hicbir noktaya dokunmamayi gerektiriyor. anayasa degismeyecek ve af cikmayacak. peki o zaman neyin acilimi olacak bu?
ucuncu olasilik ise gene chp ya da mhp destegiyle, dtp ile konusmadan reformlar yapmak. dtp`yi muhatap almadan onlarin da taleplerini de kismen icerecek sekilde davranmak. bu kurt siyasetini izole etmeyi amaclar. ve ne kadar basarili olacagi orta vadede belli olur.
ic siyaseti bu kadar bolunmus, guvensizligin bu kadar yaygin oldugu, hesaplasmalarin bir turlu bitmedigi bir toplumda Kurt sorunu nasil cozulecek?
israil`de derlermis ki: Isci Partisi baris diye gelir savas yapar. Likud savas diye gelir baris yapar!
Kimbilir belki ibre savas diyenlere donecek!!!

21 Haziran 2009 Pazar

İran vs. Türkiye

İran’la Türkiye’nin (ve belki başka pek çok ülkenin) ortak noktası şu: Eğitimli, kentli ve iyi gelirli kesimlerin nüfusun gelir kalanı ile mesafesi çok açıldı. Türkiye’de kemalistler ve İran’da reformcular…. Bir orta sınıf krizi yaşıyoruz. Ancak bu tüm toplumun krizine, bir temsiliyet krizine dönüşüyor. Orta sınıfların geleneksel demokratik düzenlerde çok kritik misyonlar vardı, oysa ki.
Temsiliyet krizi şu: Bu kesimler siyaset alanında gitgide daha az temsil ediliyor ve kendi temsilcilerini üretemiyorlar. Onyıllardır siyasetin dışında olmanın/kalmanın bedeli. Üstelik gitgide radikalleşiyorlar.
Bunun sonu ne olacak? Çoğunluk egemenliğine dayanan plebyen bir faşizm mi, yoksa yoksulları ötekileştiren bir meritokrasi mi? Genel oy hakkı ve merkezi ulus devlet temelindeki birliktelik fikri tartışmaya açılacak mı?
Bu basitçe zengin sınıfların re-kompozisyonu ve eski imtiyazlıların imtiyazlarını kaybetmesi değil. Elbette böyle boyutları da var, ama daha ötesi: Ulus devlette özetlenen siyasi ve iktisadi mekanizmaların çözülmesi. Toplumda empatinin yokoluşu ve bununla birlikte kamu/ortak çıkarlar fikrinin erimesi. Bu yeni bir siyasi örgütlenmeyi beraberinde getirecek.
Sonuçta, daha iyi bir yerde olmayabiliriz.
Yeni bir kamusal projeye ihtiyacımız var.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Sorular değişiyor

Kanal Biz’de 13 Haziran’da bir akşam programında tartışılan soru şuydu:
"Nerede hata yapıyoruz?"

13 Haziran 2009 Cumartesi

Abdüllatif Şener

Şarapla ilgili çok şey biliyor ama tadına bakmamış. Siyaseti de çok iyi bildiği kesin. 20 yıldır reel politikanın göbeğinde, çok fazla fikri var. Ama bakalım siyaset yapabilecek mi? Boyunun kısa olması bir avantaj.

80’lerde Bolu’da Maliye’de hocalık yaparken solculardan çok şey öğrendi. Ve sanırım biraz etkilendi de. Siyasette ilkelere önem veriyor oluşu burdan geliyor olabilir.

Sağın içinde düşüncelere dayanan siyaset yapmaya çalışıyor: Müslüman mahallesindeki salyangozcu hikayesi mi? Bekaroğlu’na benzetilebilir. İkisi de kendi mahallellerinin delisi olmaya oynuyor.

AKP’den kopuşu artık rantiyecilik olarak yorumlanıyor. Ben emin değilim, hassasiyetleri var sanki. Parlak değil, ama ekonomi ile ilgili farklı şeyler söylemeye çalışıyor. Akademik esintiler güçlü. Düşünceler ortaya atıyor, ama kime sesleniyor belli değil? Akademisyenlere mi, milliyetçilere mi, yoksa teknokrat yönetim talep eden kentli elitlere mi?

Ergenekondan sonra, o da uzlaşmadan bahsetmeye başladı. Ama kimin uzlaşmaya niyeti var ki? Herkes birbirine diş bilerken, o yalnız kalmaya mahkum olabilir.

Tayyip’ten sıkılan kitleler ona mı yönelecek? Üstelik Gül varken.

Türkiye’de hesaplaşmalar biterse şansı var. Biraz daha beklemeliydi.

Gerçekten de yeni bir Osman Bölükbaşı olma olasılığı var.

Şener ve Bekaroğlu sağdan ilginç çıkışlar gelebildiğini gösterdiler.

Sol ise nedense hiç şaşırtmıyor: Her zamanki gibi oyunun dışında. Ufuk Uras gitse de biz bize kalsak!

4 Haziran 2009 Perşembe

Özal


Malum kör öldü badem gözlü oldu.

Cemal Süreya’yı hatırlamanın zamanıdır:

"Turgut Özal

Petrolü olmayan ülkenin Yamani’sidir; onun sakalsızı, gözlüksüzü, soylu sayılmayanı, biraz da Yahudi. Yahudi bakışlı müslüman.
Biraz da İngiliz Keynes’i okumuş, belli. Bunu herkes bilsin diye, her gün sokakları kazdırıyor. Ama hep aynı sokakları.
Asıl işi inandırmak. Neye mi? Bizdeki erozyonun başka ülkelerin topraklarında alüvyona dönüşmesinin iyi bir şey olduğuna.”
1987

23 Nisan 2009 Perşembe

patates ya da kartol: "Demoralizing esculent"


Biz patates diyoruz, Avrupa dilelerinin pek çoğunda da benzer kelimeler var, İspanolca’daki “patata”dan geliyor. Patatesin doğduğu yerde, Latin Amerika’da genelde “pata” ile başlayan kelimeler var, her bir türü için farklı tabi… Ancak slav dillerinde genelde “kartul” deniyor, wikipedia İtalyanca’dan geldiğini iddia ediyor. Kürtçe’de de “kartol” denmesi beni şaşırttı. Nitekim slav dilleri ile pek alakası yoktur Kürtçe’nin.
Ninem bana bazen “poz kartol” derdi (patates burunlu), burnumun ucunun biraz toparlak olmasına binaen:)
Patates sadece patates değil gerçekten!!
Dünyanın en çok üretilen dördüncü yiyeceği. İlk üçü: Buğday, pirinç ve mısır…
Latin Amerika’dan geldi, ama sanayi devrimi ve dolayısıyla modern dünya varlığını ona borçlu, çünkü bu kadar bol, ucuz ve aynı zamanda besleyici bir bitki olmamıştı. Nüfus artışı, bu nüfusun beslenmesi, insanların topraklarından atılıp sanayi için reserve labor haline gelmesi, kıtlıkların etkisinin azalması hep onun sayesinde oldu. Latin Amerika’nın sömürgeleştirilmesi onsuz düşünülemez. Dünyanın her yerinde son iki üç yıldız düşük işçi ücretleri, ve hatta kölelik patates olmadan mümkün olmayacaktı.
O kadar besleyici ki, bir insan sadece patates ve sütle yaşayabilir. Yedi Yıl Savaşları’nda bir savaş esiri 3 yıl sadece patates yiyerek yaşadı. 150 gr patates günlük vitamin ihtiyacınızın yarısını karşılayabilir. Karbonhidrat ve protein açısından da zengin. (ancak dikkat, protein kabuğunun hemen altında, haşlayın sonra kabuğunu soyun).
Astronotlar bile uzayda patates yetiştiriyor, hem beslenmek hem de oksijen sağlamak için!
Önceleri Avrupa’da cüzzama yol açtığına inanıldı, hayvanlara yedirildi. Bugünse Çin bile hızlı büyümesini patatese borçlu kısmen, dünyanın en çok üreten ülkesi…

12 Nisan 2009 Pazar

Biz kimiz?

Malum kemalistler, biz kaç kişiyiz, diye soruyorlar. Haklılar da, ne oldukları belli, sadece sayılarını merak ediyorlar.
Peki sosyalistlere ne demeli? Onların ne oldukları belli mi? Bir açıdan evet, yüzlerce yıllık geleneğin temsilcileri olarak var bir sürü nitelikleri. Belki haddinden fazla…
Peki sosyalistlerin somut, açık, herkesin anlayabileceğ, anlamasa da olumlu ya da olumsuz bağ kurabileceği bir kimliği var mı? Sanırım yok. O yüzden de, biz kimiz, diye sorma vakti… Express bir süre önce, Hrantın cenazesindeki kalabalığın fotoğrafına, biz nerdeyiz, sorusunu iliştirmişti. O da anlamlı bir soruydu.
İki sene kadar once Ignacio Ramonet Fidel’le uzun bir röportaj yaptı ve bu yayımlandı. Röportajın en ilginç yanı Fidelin, bu yaşlı adamın, biz kimiz, sorusu üzerine son derece yenilikçi, cesur bir şekilde düşünmesiydi. Saplantıdan, sabit fikirlilikten, sekteryan takıntılardan eser yoktu… Hararetle tavsiye olunur…

7 Nisan 2009 Salı

Mustafa üzerine

Yeni Film, Sayı 17’den:

"Can Dündar Atatürk’ü kendi anladığı biçimiyle anlatmak istediğini söylüyor. Herkesin kendi Mustafa’sı var, bu da benimki; en başta çocuklarımızın, gençlerimizin Atatürk’ü bir mit olarak değil, insani yönleriyle de tanıması, ve hatta onunla arkadaş olması lazım, diyor. 12 Eylül bizi Atatürk’ten soğuttu, onu tekrar kazanmamız lazım, diyor. “Peki neden Mustafa” sorusuna ise, Küba’da "Fidel" diye bağıran, liderlerine kendi ismiyle bağıran kalabalıklardan esinlendiğini söylerek yanıt veriyor.

Castro Fidel olabiliyor, ama Atatürk’ten Mustafa çıkar mı? Soru bu.

Önce Can’ın Mustafa’sına bakalım (o hiç Dündar olmadı ki, hep Can’dı zaten!).

Konu Mustafa, yani “insan Atatürk” olunca, çocukluğundan başlamak elzem. Böylece yıllardır resmi tarihin sustuğu yerde, Can başlıyor Mustafa’yı anlatmaya. Çocukluğunun bilmediğimiz yönlerine bir yorum getiriyor. Zaten bildiğimiz kısmı tevatürden ibaretti, Can biraz daha sofistike bir yorum yapıyor. Yetim, okuldan atılmış, annesi ile birlikte dayısına sığınmış Mustafa’nın “yitik yurt hayali”: Evini, babasını kaybetmiş çocuk, halkına bir yurt kuracak. Bu psiko-analitik yorum Mustafa’ya hep klavuzluk edecek.

Sonra gençliği, askerlik mesleğine adım atışı, sevgilileri, İstanbul hayatına kendini kaptırışı, ve parasızlığı. Ve en önemlisi hırsı. Zaman hızlı geçiyor, ve Mustafa gözlerimizin önünde büyüyor. Ama Can’ın Mustafa’sı sanki hiç büyümüyor, sanki o hep aynı Mustafa… Daha anasının karnından gelecekte Atatürk olacağı ve Can’ın hakkında film yapacağı belli olarak doğan Mustafa. Hırslı Mustafa, arkadaşlarını gelecekte hangi bakanlıklara atayacağını bile belirliyor, tabi şaka yollu. Gençliği savaş meydanlarında geçiyor. Yaşıtları ve belki eski dava arkadaşları İstanbul’da iktidar hesapları yaparken o savaş kazanıyor, savaş kaybediyor, biriktiriyor, hazırlanıyor… İşgal altındaki İstanbul’a geldiğinde bile, geldikleri gibi gideceklerini biliyor işgalcilerin. Ve ilk fırsatta Anadolu’ya halkına bir yurt kurmak üzere kaçıyor.

İlerde Mustafa yaşlanacak, dolayısıyla çocuklaşacak ve Can’ın dikkati tekrar çocuk/yaşlı Mustafa’ya dönecek. Artık kaderinin getirdiği yerdedir Mustafa. Bütün zaferler kazanılmış, hedeflenenler yapılmış, yaverine yıllar önce not ettirdiği hedefler bir bir gerçekleştirilmiştir. Türk modernleşmesinin yüz senede atamadığı adımlar, bir on senede hallolunmuştur. Öyle görünüyor ki, tarihin Mustafa’ya yüklediği sorumlulukların sonuna gelinmiştir. Daha fazla ne yapabilir? Bir ara yurt gezisine çıkıyor, sanki kaderini zorluyor, memleketin haline ahvaline bakıyor, kafası karışıyor belli ki, millet açlık sefalet içinde. Daha da içine kapanıyor. Sonra Hatay meselesi çıkıyor. Tekrar gerilla olmaya bile özeniyor bu çocuk/adam; Hatay’ı kurtarmak için. Ancak yorgun düşüyor Mustafa.

Kurtuluş Savaşı’ndaki Mustafa’yı anlatırken, Can resmi tarihten çok da ayrılmıyor. Ancak Mustafa’nın özel hayatından, Latife ve Fikriye ile ilişkisinden kimi parçalar serpiştiriyor araya: “Evet ebedi şefti, ama insandı da” demiş oluyor (Kendi ağzından “koskoca ordular idare ettim, iki kadını idare edemedim” dedirtmek kolay mı?). 1919’dan itibaren Mustafa olması gereken, ve zaten olacağı belli olan yerdedir. Halkına yurt kurmaktadır. İnatçı, cesur ve yalnızdır. Ancak yalnızlığı kalabalıkların önünde olmasındandır. “Her devrimci kadar”, diyor Can. Can’ın Mustafa’sı politikada da yalnızdır. Cumhuriyeti kurmuş, hilafeti ve saltanatı kaldırmış, ve küçük çaplı bir kültür devrimini başlatmıştır. Neredeyse tek başına. Arkadaşlarıyla yolları ayrılıyor, bütün hesaplaşmalarını yapıyor, sadece eski İttihatçılarla değil, ilkokulda yanağına tokat atan din hocası ile bile. “Neden ben onların seviyesine ineyim, onlar benim seviyeme çıksınlar” diyor taassup içindeki halk için. Yani biraz da Jakobendir bu açıdan. Can güncel politikayı yakalamak için araya, Kürt sorunu ile ilgili fikirler atmaktan da çekinmiyor: O Mustafa değil miydi, yabancı gazetecilere Kürtlerin yeni Anayasa’daki yerel mülki amirliklerle, zaten fiilen özerk olacaklarını söyleyen?

Evet Can’ın Mustafa’sı bu.

Can’ın özel hayat/kamusal hayat ayrımını aşmaya çabaladığını teslim etmek gerek. Tarif ettiği, her açıdan yalnız bir devrimcidir. Ancak şu da açıktır ki, Can da resmi tarihin düştüğü tuzağa düşmekten kurtulamıyor, belki de resmi tarihi kendine kerteriz noktası aldığı için: Atatürk’ün Mustafa olarak tarihini büyük ölçüde, Kurtuluş savaşının tarihi olarak tasvir etmek ve aynı zamanda tersi. Resmi tarih bunu doğallaştırıyor, devrimi doğruluğu tartışılmaz bir kişi etrafında somutlaştırıyor. Devrimin meşrulaştırılmasının tartışılacağı yer açık seçiktir, moral kaynağı bizzat Atatürk’tür. Can ise başka bir şey yapıyor: Mustafa’nın bir kişi olarak gerçekliği, sorunları ve karakteri, Türk devrimine rengini vermiştir. Onun yalnızlığı devrimin yalnızlığıdır. Onun hataları hepimizindir. Doğal, çelişkisiz ve tartışmasız değildir, ancak kendine bir yurt arayan halkın arayışı kadar masum, haklı ve kutsaldır. Resmi tarih için, Atatürk sevilmelidir, çünkü o hep en doğrudur; Can için de o sevilmelidir, her zaman haklı olmasa bile…

Can’ın Mustafa’sı kadercidir. Bu tefsirin dayanağı açık: Mustafa büyüyecek ve Atatürk olacaktır. Onun büyüyüp Atatürk olacağını bilmesek, hayatının hiçbir dönemini böyle yorumlayamayız. Dolayısıyla ortada bir anlatı var, destansı bir anlatı. Can’ın yönteminin en büyük sorunu bu: Geriye dönük ereksel bir okuma yapıyor. Mustafa’nın gerçek hayatını göremiyoruz, gördüğümüz bir kaderin takip edilmesidir. O yüzden Mustafa’nın çocukluğu ve yaşlılığı bir destanın ön ve sonsözüdür. Film, bir insanın hayatının değil, bir roman karakterinin kuruluşunu andırıyor. O yüzden de, her yönüyle ilginç ve önemli bir kişinin, hayatının gerçek dönüm noktalarını kendi hakikati içinde değil, ancak tarihin ona yüklediği dram içinde görebiliyoruz.

Mustafa gerçekten de bir devrimci olabilir. Hatta devrimcilerin kendileri de gerçek birer kaderci olabilirler. Ancak biz devrimcilerin bize anlattıklarına inanmak zorunda değiliz. Onların subjektivizmini aşıp bir büyük tarihi olayın, gerçek taraflarını, sosyal dinamiklerini, o tarafların yarattıkları anlatılara ve ideolojilere saplanıp kalmadan, üstelik onları da tarihselleştirerek anlatabilir, anlayabiliriz. O yüzden Can’ın Mustafa’yı bir devrimci-diktatör olarak sunuşu, zaman zaman kimi gerçeklere çarpmaktan kurtulamıyor. Turgut Özakman, Atatürk’ün daha 1920’lerde sanıldığı kadar güçlü olmadığını, Can’ın nekahat halinde tarif ettiği Atatürk’ün 1930’ların tek partili ama çok taraflı siyaset ortamının göbeğinde oluşunu vurguladığında haklıdır (1). Can’ın kurgu-Mustafa’sı tarihsel gerçeklere karşı ne kadar dayanıklı bilemiyoruz.

O halde, Can’ın kötü bir tarihçi olduğunu, ancak iyi bir yere pasmak bastığını ya da bir şeyler anlatmak istediğini düşünebiliriz. Ve bence böyle düşünmeliyiz.

Peki Can’ın anlatmak istediği nedir?

"Tam zamanıydı!". Can’ın filmine karşı pek çok kesimin verdiği tepki bu oldu. Mankenler, siyaset adamları ve emekli öğretmenler bu konuda uzlaştılar. Can tam zamanında yapmıştı bu filmi. Ancak, filmin galasının hemen ardından ortaya çıkan tereddütlü, bakalım-herkes-rengini-belli-etsin’ci tavır, yavaş yavaş tarafların netleşmesine yol açtı. İşte bir kesim bu "tam zamanı"cılar oldu. Sonra Türkiye-artık-bu-konuları-tartışabilmeli’ciler geldi. Diğer kesim ise Atatürk-nasıl-sarhoş-kadın-düşkünü-yalnız-ve-korkak-gösterilir’cilerden oluştu. Dolayısıyla filmin yapılmasının ilk iki kesim tarafından olumlu anlamda "zamanıydı", bahsi geçen son kesim tarafındansa olumsuz anlamda "zamanı mıydı?" diye karşılandığı söylenebilir.

Peki nedir bunu zamanında yapan?

Kemalizm açısından pek iyi bir zamandan geçmediğimiz açık. Burçlarında sadece-liberal ve islamcı-liberal kesimlerin açtığı yaralar daha taze duruyor. Üstelik bu Haçlı akını daha da devam edecek gibi. Cumhuriyetin kurucusu fikrine, onun ismine ve mitosuna, gönülden değil takiyeyle baktığına inanılan bir siyasi hareketin ve onun etrafında kümelenenlerin bu saldırılarına, cumhuriyetçi kitlelerin neredeyse dayandığı tek güç olan ordunun “darbe yapma meşruiyetinin” hayli yıpranması eklenince, ortaya bir panik havası çıkıyor. Tartışılan Kemalizmin moral kaynağıdır. O moral kaynağı bir süredir istendiği gibi çalışmamaktadır ve milletimizin bir bölümü yetim gibi hissetmektedir kendini.

İşte Can’ın yaptığı, bu moral kaynağını tazelemeye çalışmaktır. Ancak yaptığı Kemalizmin rönensansı olmaktan çok uzak. Can’ın Mustafa’sının bir ideolojik kimliğe, bir siyasete moral kaynağı olacak hali yok. Sadece biraz moral verebilir: Resmi tarihin, “her zaman doğru” Atatürk’üne karşı, “büyük devrimci” Mustafa. Büyük devrimcidir; o yüzden sevilecek, sayılacak. Kürt sorununu çözemedi, halkın dini duygularını küçümsedi, ve biraz da ilerden gitti; ama bize bir çağ atlattı, o yüzden de saygıyla anacağız. Can, bizi bunu kabul etmeye davet ediyor.

Mesele Özakman’ın 32. Gün’de söylediği gibi bir “ahlaki yaklaşıma” ihtiyacımızın olması. Bugünün dünyasında, batılılaşmanın, muhasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın, kalkınmanın, modernleşmenin bayrağı artık bundan 80 sene önceki ellerde değil. İlerleme ülküsü başkaları tarafından da paylaşılıyor, ve üstelik bunu yapmak için seküler filan olmak da gerekmiyor. Ilımlı İslamcılar ve beynelminelci liberaller bu ilerleme bayrağını sahiplenmediler mi, en azından toplumun bir kesimini bu konuda ikna etmediler mi? İşte o zaman, Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin krize girdiği apaçık. Ancak belli ki bu böyle devam edemez.

Şu sözlerdeki panik havası durumu ifade ediyor: “Bu sabah fragmanını izledim, gözümden yaş getirdi. Uzun zamandır Atatürk’ün ismini hep tartışmalarda çekiştirmelerde duymuştu(k)m. O inanılmayan ve inanılmadığı için tarihin her ağızdan bir ses çıkıyor üslubuyla tartışılan, tarihimizdeki eşi nadir olan saflığı, özlemi, inancı, hak etmişliği ve hak’kı hepimize yine inceden hatırlatacağı için seviniyorum” (2). Belli ki, birileri o saflığı, inancı arıyor. Can’ın seslendiği kesim işte budur.

Can, Atatürk mitinin onu ayağa düşürdüğünün, değersizleştirdiğinin farkında. Atatürk’ü kurtarmaya çalışıyor. Ama Ortadoğu’nun Nasır’ının Erdoğan olduğu bir ortamda, bunu 1960’lardaki gibi yeni bir Kemalist rönesansla yapamayacağını biliyor. Kemalizm bitti, yaşasın Mustafa, diyor. Bunun cumhuriyetçi kitlelerin krizine ne kadar çözüm olacağını zamanla göreceğiz. Ancak bir kesimi; daha ılımlı, resmi tarihin inandırıcılığının aşındığının farkında olan insanları heyecanlandırdığını görebiliyoruz.

Emekli albaylar, ve Baykal gibi eski kuşaktan insanlar ise “zamanı mıydı” derken elbette boşa konuşmuyorlar. Can’ın Mustafa’sı onların Atatürk’ü değil, üstelik onların Atatürk’üne değer de katmayacak, tersine onun arkaikliğini teslim edecek. Ancak Can’ın hakkını da vermeli, yeniden Mustafa merkezli bir Kurtuluş Savaşı tarihiyle Atatürk’ün konumunu sağlamlaştırıyor. Üstelik bunun bir uzlaşma olması da oldukça olası: Kürtlerin ve İslamcıların bir kısmının bu Mustafa’da sahiplenecekleri çok şey var.

Sonuçta şunu söyleyebiliriz. Can resmi tarihe karşı, onunla benzer özellikleri ve sorunları barındıran alternatif bir tarih yazıyor. Tarih olarak tatmin edici değil, ancak siyasi ve ahlaki bir ihtiyaca yanıt veriyor, Cumhuriyet ideolojisinin krizini hisseden kesimlere ve diğerlerine belli bir açıdan sesleniyor. Önerdiği, yolumuza ışık tutacak biri değil, ama kalbimizde yaşatacağımız biri. Cumhuriyetçi olmasak bile bizi cumhuriyetle barıştıracak biri. Sevmeseniz bile, takdir etmeniz gereken büyük biri.

Böylece onyıllardır, kulaktan kulağa, çok içiyordu, şöyleydi, böyleydi, diye fısıldayan islamcılara inat, bazı şeyleri biz de biliyoruz ama gene de seviyoruz Mustafa’yı, diyor Can.

Kimsenin moralini bozmak istemem ama Can’a hatırlatmak istiyorum: Tarihin acısı bir filmle alınamıyor. Atatürk pek çok insan için maalesef nostaljiye dönüşemiyor. Mustafa büyük adamdı, ama hala tarihte mağlup olanlarla duygudaşlık kuranlar var. Bakalım, onlar ne diyecek bu işe?”

Notlar

1) Turgut Özakman, 32. Gün, “Mustafa İçin Tarihi Buluşma”, 14/11/2008

2) Ekşi Sözlük, “Mustafa” başlığı, sayfa 3.

12 Şubat 2009 Perşembe

açık pozisyon

her ne kadar bitiremesem de, “taze taze” listesine eklediğim, “açık pozisyon” isimli kitabı tavsiye etmekten kendimi alamıyorum. kitap 1990’larda kimi bankaların hazine bölümlerinde çalışmış, giderek genişleyen finans piyasasının altından girmiş üstünden çıkmış birinin anı-değerlendirmelerini içeriyor. ancak bunu türkiye’de pek yaygın bir yazı türü olduğunu söyleyemeyiz. insanlar herhalde emekli olmadan ya da ondan sonra bile iş hayatları ile ilgili samimi düşüncelerini yazmak istemezler. yazar müstear isimlerle bu sorundan kurtulmuş.
işin sosyolojisine merak duyanlar için hayli ilginç. yırtık/zeki/matematiği kuvvetli gençler, hırslı bankacılar, patronlar, patronların güvenilir adamları ve daha pek çokları. zekasını paraya çevirenler… elbette asıl kazananlar patronlar oluyor, ama elbette kırıntılarını da bu parlak gençlerle paylaşıyorlar.
yazar kendi kuşaklarının ne 68’ kuşağı gibi “heyecanlı”, ne de sonraki kuşaklar gibi de “kendine yabancı” olduğunu, ama “adam olmaya çalıştıklarını” söylüyor. Tam da bu laf üzerine ve “kuşak” lafı üzerine düşünürken, otobüs taksime geldi. Otobüsten indim, yürüdüm, ve aniden birşey farkettim. Kitap cebimde yoktu. Dönüp boş otobüse baktığımda da bulamadım: işte kitabı bitiremememin gerekçesi.
sonunu göremesem de - ki kitabı yeniden satın almak istemiyorum, ilk fırsatta bir kitapçıya gidip kalan 20 sayfaya “göz atmayı” düşünüyorum - şunu tahmin edebiliyorum: kapalıçarşıya onyıllarını vermiş eskilerden bir esnaf, yuzuf goz’un türkiye’de piyasa neslinin doğuşunu 1990’lardan başlattığını görünce bozulacak, hay allah, biz ne yapıyoduk o kadar zaman peki, saklambaç mı oynuyoduk, diye soracaktır…

9 Şubat 2009 Pazartesi

aysun kayacı haklı mı yoksa?

ya aysun kayacı için herşey söylenebilir de, malum oldu kıza galiba. benim oyumla, çobanın oyu aynı mı olacak yani, diye mızmızlandığında küçümsedik. ama hata yapmışız.

ne kadar çok oysa böyle düşünenler. ben en parlak okullarda sosyal bilim okuyan iki arkadaşımdan benzer şeyler duyunca oturup düşündüm valla. biraz da korktum. yani kimse açıkça söylemiyor da, bi şekilde anlıyosunuz.
yani kesin konuşmayayım ama böyle düşünen okumuşların sayısı memlekette geometrik olarak artacak gibime geliyor…
ne olacak bu demokrasinin hali diye sorasım geliyor? bu millet bol geliyor, dar geliyor derken, sıkılıp atacak mı bu gömleği üzerinden? sadece soruyorum, ben liberalizm, modernizm kılıklı bu otokratik eğilimleri çok ciddiye alıyorum artık…

29 Ocak 2009 Perşembe

iki fotoğraf...

birincisi, çocukluğumuzun gür bıyıklı aslan sosyal-demokratlarından ercan karakaş’ın kös kös chp’ye dönmesi, her seçim sonrası, her chp mağlubiyetinde, kollarını sıvalı poz veren o eski shp’lilerin oynadığı farsın sonunu işaretliyordu. o da belli ki ümidini kesmiş, yaş kemale ermeden bi işin ucunu tutayım, dedi.
diğeri, geçen gün tv’de gördüm, o anşı şanlı, son kırk yılın baba isimlerinden mümtaz soysal’ın şaşkın ve sesi titrek haliydi: askerler darbe yapmayı düşünebilir, ne var bunda, kötü birşey ama suç değil, diyordu. nerden nereye… yanında ise şimdinin liberal gevezelerinden, nihayet muktedirlerin gücünü arkasına almış biri bağıra çağıra konuşuyodu üstelik. eski mümtaz soysal olsa ona haddini bildirmez miydi?
bi yalçın küçük kaldı bağıran çağıran. o da cenaze namazı kılınan kemalizmin tabutunu sırtında taşıyor gururla… küçük biraz zamanlama hatası yapmadı mı sizce de?
bence herkes can dündar’ı can kulağıyla dinlemeli, ve mustafa’yı aklında değil kalbinde taşımaya razı olmalı…

19 Ocak 2009 Pazartesi

Deyeceği var, goy deysin, deyeceği yoktu, beni neyliyersin?

karslı kardeşimin ağzına sağlık. Deyeceği olmayıp da diyenlerden biraz sıkılmadık mı?

ben de o yüzden “deyeceğim” olduğunda diyeceğim… 
ne çok şeyi söyleyip geçiyoruz… ya “keşke geçmeseydi” dediklerimi bu güvercin yuvasına bırakacağım…