ey yolcu!!

ufak tefek şeyler
de olsa bu aşağıdakiler
bir güvercin yuvasına
bırakılmayı hakederler

23 Kasım 2009 Pazartesi

the sea, the sea


gribin beni yere serdiği 3-5 gün “the sea the sea” yi okuyarak geçti.
charles ünlü bi tiyatrocu ve yönetmen. Emekliliğini geçirmek için güney ingiltere’nin bir sahil köyünden denizin kıyısında bir ev alıyor. nihayet oyunla geçen yılların ardından sükuneti ve huzuru bulacak.
ama o da ne, bu köyde ilk aşkı ile çocukluk aşkı ile karşılaşıyor. Hartley onu daha 18 yaşında terketmiştir, ve charles’ın hayatı bunun etkisinde geçmiştir. pek çok kadını parmağında oynattı, ama bu kayıp aşkın ruh kırıklığını tamir edemedi. bu yüzden hiç evlenmedi de - en azından bize bunu söylüyor.
Peki bu tesadüf mü. Aradan bir ömür geçecek ve Hartley’in de bu küçük köyde yaşadığını öğrenecek. Elbette değil, bu kadarı tesadüf olamaz. Üstelik Hartley hödüğün biri ile evli ve mutsuzdur ve üstelik çocuğu da evden kaçmıştır.
Herşey çok açık: Hartley Charles’ı terketti ama bundan hep pişman oldu, ancak sonra aşık olmadığı biri ile evlendi. Ve nihayet hala birbirine aşık olanlar hayatlarının geri kalanını birlikte geçirmekleri için allahın unuttuğu bu kasabada karşılaştılar - en azından Charles buna inanıyor.
Ve hayatının oyununu oynamaya başlar… Gerçeklerle Charles’ın inandıkları arasında az biraz bir fark var ve bakalım bu fark nasıl kapanacak, maliyeti ne olacak?
İpucu vereyim, en sonda vardığı yer şu: “yes of course, I was in love with my own youth”.
the sea the sea, rüyalar, inançlar, fanteziler, obsesyonlar üzerine kolay sonuçlara götürmeyen bi roman.

Hiç yorum yok: