şimdi eski bir ingiliz filminin girişinde tatli bi ingiliz aksaniyla der ki, “the past is a foreign country, they do things differently there”… tarihcilik mesleginin sebebi vesile biraz da bu degil midir? Bilmem ne kadar, ama tahminimce yuz yillarca tarihciler gecmiste olan bitenin bugunden kategorik olarak farkli olduguna iman etmislerdir. Bu inanclarinda samimiler midir, yoksa mesleklerini/varliklarini justify etmeye mi calisiyorlardir, bunu gene ayni sorunun her daim muhatabi olacak entellektuel tarih calisan tarihcilere birakiyorum…
buna ek olarak, insan fowles’in da dedigi gibi iflah olmaz bir fail ve benim nacizane katkim olarak bir hikaye arayicisidir! Fowles bunu bir sal metaforu ve mistik bir “ilk kaza” metaforu ile anlatir ki kanimca haklidir.
bence son yirmi otuz yilda nasil domatesler ve mandalinalar post modern saldiriya direniyorsalar, tarihciler de varsayimlarina ve sorularina sahip cikmalilar: ama bunu yaparken buyuk teorisyenlerin yaptigi gibi isi edebiyata vurmaktan cekinmemelidirler.
Iste o yuzden diyorum ki: “it after all was all it was…”
Bu aralar “zinde kuvvet” lafını biraz sıkça kullanır oldum, düşününce biraz anlamlı da geldi. Aslında bununla demek istediğim “politik toplum”dan başka bir sey değil. Bilindiği gibi zinde kuvvet lafı 1960’ların siyasal jargonundan kalma. Belki geçmişi de vardır ama politikada etkili kesimleri, somut olarak da 60’ların Türkiyesinde ordu, gençlik, aydınlar ve belki o zaman için işçi sınıfının bir kesimini de ifade ediyor. Şimdi kimler bu zinde kuvvetler? Neyse… bu soru bi yana, siyaseti böyle düşünmek demokrasi dediğimiz şey her ne ise onun yarattığı bir ilüzyondan kurtarıyor bizi. Bu ilüzyon şudur: Her birey, belli bir toprağın üzerinde yaşamak yani varolmak nedeniyle otomatik olarak politik kabul edilir ve genel oy hakkı bu varsayımın en somut halidir. Elbette bireylerin politika yapma hakları bir sürü yasa ile mümkün kılınır ama bunun en çok göründüğü an elbette seçimlerdir. Bu esasında güçlü bir ilüzyondur çünkü, bir kere o ülkede yaşayan bir ...
Yorumlar