Ana içeriğe atla

the sea, the sea


gribin beni yere serdiği 3-5 gün “the sea the sea” yi okuyarak geçti.
charles ünlü bi tiyatrocu ve yönetmen. Emekliliğini geçirmek için güney ingiltere’nin bir sahil köyünden denizin kıyısında bir ev alıyor. nihayet oyunla geçen yılların ardından sükuneti ve huzuru bulacak.
ama o da ne, bu köyde ilk aşkı ile çocukluk aşkı ile karşılaşıyor. Hartley onu daha 18 yaşında terketmiştir, ve charles’ın hayatı bunun etkisinde geçmiştir. pek çok kadını parmağında oynattı, ama bu kayıp aşkın ruh kırıklığını tamir edemedi. bu yüzden hiç evlenmedi de - en azından bize bunu söylüyor.
Peki bu tesadüf mü. Aradan bir ömür geçecek ve Hartley’in de bu küçük köyde yaşadığını öğrenecek. Elbette değil, bu kadarı tesadüf olamaz. Üstelik Hartley hödüğün biri ile evli ve mutsuzdur ve üstelik çocuğu da evden kaçmıştır.
Herşey çok açık: Hartley Charles’ı terketti ama bundan hep pişman oldu, ancak sonra aşık olmadığı biri ile evlendi. Ve nihayet hala birbirine aşık olanlar hayatlarının geri kalanını birlikte geçirmekleri için allahın unuttuğu bu kasabada karşılaştılar - en azından Charles buna inanıyor.
Ve hayatının oyununu oynamaya başlar… Gerçeklerle Charles’ın inandıkları arasında az biraz bir fark var ve bakalım bu fark nasıl kapanacak, maliyeti ne olacak?
İpucu vereyim, en sonda vardığı yer şu: “yes of course, I was in love with my own youth”.
the sea the sea, rüyalar, inançlar, fanteziler, obsesyonlar üzerine kolay sonuçlara götürmeyen bi roman.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Berlin'de Yeni ve Eski Dalga

Berlin’de bir hayalet dolaşıyor: Türkiyeli yeni diaspora. Sevdikleri biçimde söylersek New Wave-Yeni Dalga’cılar. Bir de eskisi var elbette. Daha doğrusu, New Wave kendine yeni derken, kendinden öncekilere de eski demiş oluyor. Yeni diaspora Almanya’ya "ben senin bildiğin Türklerden değilim” diyor. Yeni Dalga eğitimli, genç ve hırslı. Eski Dalga da gençti, ancak Türkiye’nin köylerinden gelen genç köylülerdi. Bir zamandan başka bir zamana geldiler. Kimse umursamadı ama zamanı sırtlarında taşıdılar. Eski Dalganın sırtında kocaman bir kambur var, dışarıdan bakan sadece kamburu görüyor. İçerden görünen ise, Sivas, Çorum ve Varto. Yeni Dalga, aksine, zaman değil, mekan değiştirdi. Türkiye’nin millenial kuşağı Berlin’de aynı zamanı yaşadıklarını düşündükleri çocuklarla komşu oldular. Biraz daha geriye gidersek Yeni Dalga Erdoğan’ın Türkiye’sini önce beğenmedi, sonra şöyle bir silkeledi (Gezi’de), sonra da siyasetin doğuda pek kibar bir şekilde yapılmadığını farkederek, Türk...

Barnes'ın domuzu

Barnes, Flaubert'in Papağanı (ya da tarihçiliğin eleştirisi): Geçmişi nasıl ele geçiriyoruz? Bunu başarabiliyor muyuz hiç? Ben tıp öğrencisiyken, bir yıl sonu balosunda bazı muzip kişiler salona her yanı yağlar içinde bir domuz yavrusu salmışlardı. Yavru domuz salondakilerin bacakları arasından geçiyor, kendini bir türlü yaklatmıyor ve ciyak ciyak da bağırıyordu. İnsanlar onu yakalayacağım diye yerlere atılıp durdular ve bu arada da kendilerini gülünç duruma düşürdüler. Geçmiş, çoğu kez bu domuz yavrusu gibi davranıyor sanki.

Portreler: Sırrı Süreyya Önder

Sırrı Süreyya Önder Meclis kürsüsünden hafif yana kaykılmış kabadayı duruşuyla, bir kısım tüccar ve eski bürokrata verdiği kısa sosyoloji dersini ‘bunları bir değerlendirin’ diye bitirdiğinde zaman sanki bir an duruverdi. O an kendimizi son iki yüzyıla damga vurmuş bütün sosyal kargaşaların bir özetini izlerken bulduk: Tarihi haklılığına inancından başka kaybedecek bir şeyi olmayan devrimcinin egemen sınıfı küçümseyişi, vakarı ve haklı gururu. Yine meclis konuşmalarının satır aralarına sıkıştırdığı ‘mesele sınıfsaldır’ lafı tarih meleğinin bize göz kırpışı mı, ölülerimize gönderilen bir selam mı? Hiç tanımadığımız ama çok özlediğimiz uzak akrabamız: Onu çok bekledik. Marksist teori ile halk deyişlerini ve de Saidi Nursi’nin kıssalarını aynı potada eritebilen, ve ancak bunu yaparken hile yapıyor gibi görünmeyen. Sırrı hiç okula gitmedi. Neşesini, parıltısını ve anlayış derinliğini koruyabilmesi bundan.