Ana içeriğe atla

Kayıtlar

geleceğe dönüş

Bu şekilde iki tane subjektif göndermeye dayanan, üstelik bayat, bir başlık atmak istemezdim, ama kendimi alamadım, özür dilerim - Neden mi özür diliyorum? Çünkü, içtenlikle, hayatın sadece self-referanslarla yaşanamayacağına, şu kıç kadar dünyanın orasına burasına yayılmış zilyon tane insan ortak bir iki referans yaratamadığı (ki bunun ortalamasına belki objektivite diyebiliriz) için dünyanın bir jungle’a dönmekte olduğuna dair düşünce demeyelim de, işte mütevazi bi kanaatım var da ondan. Yani herkes sadece kendi ağzından çıkanı duyarsa ne kadar yol alabiliriz sevgili okur! Ama nedir, tam da bu (yani sadece kendiyle meşgul olma hali) milli ata sporumuzdur, ve de en alasından yeni anayasa yapılsa da, Türk’ü atıp Türkiyeli tanımını en demokrat hukukçular yapsa ne olur, yapmasa ne olur? Şimdi düşünün ki bu ülkede, dünyanın öküzün boynuzunda durduğu fikrinden daha inandırıcı olmayan nice şeye inanan varillerce insan var. Biz Behzat başkomseri bu yüzden sevmedik mi? Evet bu decade’in lafı,...

Yakın geleceğin kısa bir tarihi

Ömer Üründül gibi başlarsak, futbolun enteresan bi oyun olmasi gibi, Türkiye de enteresan bir ülke. Şöyle ki: Herkes her zaman hiçbir şeyin değişmediğini düşünse de, katı olan herşey mütemadiyen buharlaşıyor bu ülkede.  2010 yılı itibariyle, akp’liler sonsuza kadar iktidar olacaklarını, ve onlardan daha ikna olmuş biçimde muhalifler de, özellikle kemalistler, rte’nin yakında padişahlığını iddia edeceğini düşünüyordu. Buna göre her şeyin sonuna gelmiştik, imkanı olanların yapması gereken ülkeyi terketmekti, kalanlar artık meşreplerine göre kendilerine içkiye, platese ya da organik gıda tüketimine verebilirlerdi. Aslında bakarsanız muhaliflerin korkuları tümden haksız çıktı da denemez, rte gerçekten padişah benzeri bi sey oldu, ama şu postmodern çağda ne kadar olabilirse, ve Danimarka kralı ne kadar kralsa artık! İşte tam da bu nokta akp’lilerin ve onların kilisedeki işbirlikçilerinin yanıldıkları nokta oldu: Tarihe biraz lineer bir determinizmle yaklaşmaşları bir facia ...

Portreler: Sırrı Süreyya Önder

Sırrı Süreyya Önder Meclis kürsüsünden hafif yana kaykılmış kabadayı duruşuyla, bir kısım tüccar ve eski bürokrata verdiği kısa sosyoloji dersini ‘bunları bir değerlendirin’ diye bitirdiğinde zaman sanki bir an duruverdi. O an kendimizi son iki yüzyıla damga vurmuş bütün sosyal kargaşaların bir özetini izlerken bulduk: Tarihi haklılığına inancından başka kaybedecek bir şeyi olmayan devrimcinin egemen sınıfı küçümseyişi, vakarı ve haklı gururu. Yine meclis konuşmalarının satır aralarına sıkıştırdığı ‘mesele sınıfsaldır’ lafı tarih meleğinin bize göz kırpışı mı, ölülerimize gönderilen bir selam mı? Hiç tanımadığımız ama çok özlediğimiz uzak akrabamız: Onu çok bekledik. Marksist teori ile halk deyişlerini ve de Saidi Nursi’nin kıssalarını aynı potada eritebilen, ve ancak bunu yaparken hile yapıyor gibi görünmeyen. Sırrı hiç okula gitmedi. Neşesini, parıltısını ve anlayış derinliğini koruyabilmesi bundan.

Portreler: Erdoğan ve Gül

Tayyip Erdoğan: Yeni rejimin ebedi şefi. Sonra dan milli şef de oldu. Müesses nizamcılar içinse ebedi Şeytan. Ne kadar parası olduğu çok tartışıldı ama bir neticeye varılamadı. Bilhassa yoksullar tarafından seviliyor, o yüzden bunun tartışılması normal. Zenginleri tabi ki seviyor, ama bunu Özal’ın aksine söyleyecek kadar şuursuz değil. Kendisi Kızıl Sultana özeniyor olabilir, ama Yavuz benzetmesi daha uygun. İki eksiği var: Saçlarını kazıtması lazım ve küpe takması. Benzetmeyi zorlarsak halifeliği ilanına da şunun şurasında çok kalmadı. Tayyip liseden sonra üniversiteye devam etmedi, çünkü hayatta yapacak daha önemli şeyleri vardı. Abdullah Gül: O gülümseyen yüz neleri saklıyor acaba? Fatih’in meşhur portresini akla getiriyor: Gül bir elindeki gülü koklarken, diğer elinde kamçısını tutuyor. Restoratör ve de milli şef olacak mı? 'Kilise' ile ilişkisi ne? Bunlar henüz cevaplarını arayan sorular. Soruların cevaplardan çok olması onu daha da ürkütücü yapıyor. Maha...

Portreler...

Beşir Atalay Her ‘yeni bir demokrasi paketi geliyor’ deyişi, Züğürt ağanın babasının ‘karı isterem’ değişini hatırlatıyor. Sevimli ama gerçeklikten uzak. İlkokulu bitiremedi. Bülent Arınç Daha önce ‘konuşmayı biliyor’ demiştim, eklemeliyim ki ağlamayı ve ağlatmayı da biliyor. Zaten başka yapacak işi gücü olmayan ülke için bulunmaz hint kumaşı. Arap diyarları sakinleşene kadar bodrum katına kilitlenen Kürtlere de ağladı işte. Gözü yaşlı edebiyat öğrencisi, Beyazıt’ta muhafazakar çaycılarda takılır, elinde Sezai Karakoç. Kılıçdaroğlu Devlet dersinden pek iyi ile geçen devlet memuru. Dersim sorununa verilen ironik bir yanıt gibi. Taşra okulunun doğru Ahmet’i, ama sonra Ankaraya taşınınca kendini öğrenmeye kapattı. Yaşı hep 55. Biraz büyüseydi ögrenmeyi de öğrenirdi. AKP (tüzel kişilik olarak): ‘Mış’ gibi yapmayı bilen. Kürt sorunu 'yokmuş’ gibi yapıyor, ekonomi 'süpermiş’ gibi yapıyor, Ortadoğuda 'lidermiş’ gibi yapıyor… Güzel ve derinlikli sorunun spekülatif yanıtı...

memur-şair

Hani bir adam var, Ankara’da oturuyor. Daireden çıkınca Sakarya’da hep takıldığı bir birahane var, işte orda bi kaç bira içiyor, sonra da sanırım eve gidiyor -bunu tam olarak kimse bilemedi- Yani bu aslında bi klişe ama Faruk abinin de gidip bizzat görüp tespit ettiği gibi böyle çok adam var. bunlar ekseriyetle tek başlarına oturup bira ve sigara içip, kalabalıkları izliyorlar. Önlerinde de bir küçük kağıt parçası mı var ne? Söylemeye gerek yok ki, bu adam şair aslında, yani şair derken şiir yazıyor, işte her gün olmasa da bazen bir ilham perisi iki yudum birasına eşlik ederse bir şeyler çiziktiriyor. Bu adam Siyasal Bilgileri bitirdi 12 Eylül’den sonra, şimdi Maliye’de müdür. Maliye’de olmasa da ona benzer bir yerde. Hatta ayıptır söylemesi parasını kendi cebinden çıkarıp verdiği bir şiir kitabı bile var.  - benim eski bir ev arkadaşımın böyle hayatta tek şiir kitabı basmış adamların kitaplarını toplamak gibi acaip bir merakı vardı. Bence böyle bi koleksiy...

Murat Belge'ye küçük bir sataşma

Benim aksime Murat Belge’nin yeni kitabına (‘Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya ve Türkiye’) bakmakla yetinmeyip biraz da okuyanlara iki sorum var - özür dilerim ben eskiden kendisini biraz okumuştum ama artık kafam almıyor-: 1. Kitapta İtalya, Hindistan ve Yunanistan’dan da ziyadesiyle bahsedilmiş. Yani aslında eldeki 3 örnek, Almanya, Türkiye ve Japonya, diğer 3 örnekle kıyaslanmış. E peki onların isimleri neden kapağa konulmamış, onların başı kel mi? Onlar ‘tarihsiz uluslar’ mı (see Engels), üçüncü beşinci dünyalar mı? (Bu sorumu gereksiz bulanlara, Belge’nin bir kac ay önce Yunanistan krizi ile ilgili yazdığı yazıyı salık veririm)  2. Sayın büyüğümüz Belge’nin böyle epik boyutta ve içerikte bir kitabı yazmış olmasının şaşkınlığıyla - itiraf ediyorum akademik bir hastalıkla - kaynakça bölümüne baktım. Enteresan şu ki, kaynakların yalan söylemeyeyim saymadım ama, tahminen yarısından fazlası Türkiye ile ilgiliydi!! E garip değil mi?...