Ana içeriğe atla

marksistler üzerine ahmet hakanca tezler

1. marksistler saplantılı bir şekilde kapitalizmi eleştirenlerdir.

2. leninistler saplantılı bir şekilde iktidarı isteyen kişilerdir.

3. marksist-leninistler saplantılı kişilerdir.

4. troçkistler bir zamanlar eğlenceli, ama artık can sıkıcı bir şekilde kafayı staline takmış adam ve kadınlardan oluşur.

5. stalinistler her zaman can sıkıcı bi biçimde staline kafayı takmış insanlar olmuşlardır.

6. maocuların ne oldukları hakkında çok fikrim yok, ama duygusal insanlar olduklarını tahmin ediyorum.

7. bütün bunların türkiye’deki, recep beyin tabiriyle, “taşeron”ları insanı zaman zaman hayattan soğuturlar.

9. bütün bunların devrimci versiyonları aceleci ve çocuksu insanlardır. sevimli oldukları anlar da vardır, ama pek çoğunun olayları anlamaya gösterdikleri direnç takdire şayandır.

10. solcuların ruh ve beden sağlıklarını korumak bakımından kendilerini bütün bu kliklerden uzak tutup (kisi ve grup ismi vermiyorum, ki satasma olmasin), bol bol sebze ve meyve yiyip, doğa yürüyüşlerine çıkmaları ve kendilerine daha verimli, elle tutulur ve dünyevi işler bulmaları tavsiye edilir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Berlin'de Yeni ve Eski Dalga

Berlin’de bir hayalet dolaşıyor: Türkiyeli yeni diaspora. Sevdikleri biçimde söylersek New Wave-Yeni Dalga’cılar. Bir de eskisi var elbette. Daha doğrusu, New Wave kendine yeni derken, kendinden öncekilere de eski demiş oluyor. Yeni diaspora Almanya’ya "ben senin bildiğin Türklerden değilim” diyor. Yeni Dalga eğitimli, genç ve hırslı. Eski Dalga da gençti, ancak Türkiye’nin köylerinden gelen genç köylülerdi. Bir zamandan başka bir zamana geldiler. Kimse umursamadı ama zamanı sırtlarında taşıdılar. Eski Dalganın sırtında kocaman bir kambur var, dışarıdan bakan sadece kamburu görüyor. İçerden görünen ise, Sivas, Çorum ve Varto. Yeni Dalga, aksine, zaman değil, mekan değiştirdi. Türkiye’nin millenial kuşağı Berlin’de aynı zamanı yaşadıklarını düşündükleri çocuklarla komşu oldular. Biraz daha geriye gidersek Yeni Dalga Erdoğan’ın Türkiye’sini önce beğenmedi, sonra şöyle bir silkeledi (Gezi’de), sonra da siyasetin doğuda pek kibar bir şekilde yapılmadığını farkederek, Türk...

Barnes'ın domuzu

Barnes, Flaubert'in Papağanı (ya da tarihçiliğin eleştirisi): Geçmişi nasıl ele geçiriyoruz? Bunu başarabiliyor muyuz hiç? Ben tıp öğrencisiyken, bir yıl sonu balosunda bazı muzip kişiler salona her yanı yağlar içinde bir domuz yavrusu salmışlardı. Yavru domuz salondakilerin bacakları arasından geçiyor, kendini bir türlü yaklatmıyor ve ciyak ciyak da bağırıyordu. İnsanlar onu yakalayacağım diye yerlere atılıp durdular ve bu arada da kendilerini gülünç duruma düşürdüler. Geçmiş, çoğu kez bu domuz yavrusu gibi davranıyor sanki.

Portreler: Sırrı Süreyya Önder

Sırrı Süreyya Önder Meclis kürsüsünden hafif yana kaykılmış kabadayı duruşuyla, bir kısım tüccar ve eski bürokrata verdiği kısa sosyoloji dersini ‘bunları bir değerlendirin’ diye bitirdiğinde zaman sanki bir an duruverdi. O an kendimizi son iki yüzyıla damga vurmuş bütün sosyal kargaşaların bir özetini izlerken bulduk: Tarihi haklılığına inancından başka kaybedecek bir şeyi olmayan devrimcinin egemen sınıfı küçümseyişi, vakarı ve haklı gururu. Yine meclis konuşmalarının satır aralarına sıkıştırdığı ‘mesele sınıfsaldır’ lafı tarih meleğinin bize göz kırpışı mı, ölülerimize gönderilen bir selam mı? Hiç tanımadığımız ama çok özlediğimiz uzak akrabamız: Onu çok bekledik. Marksist teori ile halk deyişlerini ve de Saidi Nursi’nin kıssalarını aynı potada eritebilen, ve ancak bunu yaparken hile yapıyor gibi görünmeyen. Sırrı hiç okula gitmedi. Neşesini, parıltısını ve anlayış derinliğini koruyabilmesi bundan.