Ana içeriğe atla

Kayıtlar

patates ya da kartol: "Demoralizing esculent"

Biz patates diyoruz, Avrupa dilelerinin pek çoğunda da benzer kelimeler var, İspanolca’daki “patata”dan geliyor. Patatesin doğduğu yerde, Latin Amerika’da genelde “pata” ile başlayan kelimeler var, her bir türü için farklı tabi… Ancak slav dillerinde genelde “kartul” deniyor, wikipedia İtalyanca’dan geldiğini iddia ediyor. Kürtçe’de de “kartol” denmesi beni şaşırttı. Nitekim slav dilleri ile pek alakası yoktur Kürtçe’nin. Ninem bana bazen “poz kartol” derdi (patates burunlu), burnumun ucunun biraz toparlak olmasına binaen:) Patates sadece patates değil gerçekten!! Dünyanın en çok üretilen dördüncü yiyeceği. İlk üçü: Buğday, pirinç ve mısır… Latin Amerika’dan geldi, ama sanayi devrimi ve dolayısıyla modern dünya varlığını ona borçlu, çünkü bu kadar bol, ucuz ve aynı zamanda besleyici bir bitki olmamıştı. Nüfus artışı, bu nüfusun beslenmesi, insanların topraklarından atılıp sanayi i...

Biz kimiz?

Malum kemalistler, biz kaç kişiyiz, diye soruyorlar. Haklılar da, ne oldukları belli, sadece sayılarını merak ediyorlar. Peki sosyalistlere ne demeli? Onların ne oldukları belli mi? Bir açıdan evet, yüzlerce yıllık geleneğin temsilcileri olarak var bir sürü nitelikleri. Belki haddinden fazla… Peki sosyalistlerin somut, açık, herkesin anlayabileceğ, anlamasa da olumlu ya da olumsuz bağ kurabileceği bir kimliği var mı? Sanırım yok. O yüzden de, biz kimiz, diye sorma vakti… Express bir süre önce, Hrantın cenazesindeki kalabalığın fotoğrafına, biz nerdeyiz, sorusunu iliştirmişti. O da anlamlı bir soruydu. İki sene kadar once Ignacio Ramonet Fidel’le uzun bir röportaj yaptı ve bu yayımlandı. Röportajın en ilginç yanı Fidelin, bu yaşlı adamın, biz kimiz, sorusu üzerine son derece yenilikçi, cesur bir şekilde düşünmesiydi. Saplantıdan, sabit fikirlilikten, sekteryan takıntılardan eser yoktu… Hararetle tavsiye olunur…

Mustafa üzerine

Yeni Film, Sayı 17’den: "Can Dündar Atatürk’ü kendi anladığı biçimiyle anlatmak istediğini söylüyor. Herkesin kendi Mustafa’sı var, bu da benimki; en başta çocuklarımızın, gençlerimizin Atatürk’ü bir mit olarak değil, insani yönleriyle de tanıması, ve hatta onunla arkadaş olması lazım, diyor. 12 Eylül bizi Atatürk’ten soğuttu, onu tekrar kazanmamız lazım, diyor. “Peki neden Mustafa” sorusuna ise, Küba’da "Fidel" diye bağıran, liderlerine kendi ismiyle bağıran kalabalıklardan esinlendiğini söylerek yanıt veriyor. Castro Fidel olabiliyor, ama Atatürk’ten Mustafa çıkar mı? Soru bu. Önce Can’ın Mustafa’sına bakalım (o hiç Dündar olmadı ki, hep Can’dı zaten!) . Konu Mustafa, yani “insan Atatürk” olunca, çocukluğundan başlamak elzem. Böylece yıllardır resmi tarihin sustuğu yerde, Can başlıyor Mustafa’yı anlatmaya. Çocukluğunun bilmediğimiz yönlerine bir yorum getiriyor. Zaten bildiğimiz kısmı tevatürden ibaret...

açık pozisyon

her ne kadar bitiremesem de, “taze taze” listesine eklediğim, “açık pozisyon” isimli kitabı tavsiye etmekten kendimi alamıyorum. kitap 1990’larda kimi bankaların hazine bölümlerinde çalışmış, giderek genişleyen finans piyasasının altından girmiş üstünden çıkmış birinin anı-değerlendirmelerini içeriyor. ancak bunu türkiye’de pek yaygın bir yazı türü olduğunu söyleyemeyiz. insanlar herhalde emekli olmadan ya da ondan sonra bile iş hayatları ile ilgili samimi düşüncelerini yazmak istemezler. yazar müstear isimlerle bu sorundan kurtulmuş. işin sosyolojisine merak duyanlar için hayli ilginç. yırtık/zeki/matematiği kuvvetli gençler, hırslı bankacılar, patronlar, patronların güvenilir adamları ve daha pek çokları. zekasını paraya çevirenler… elbette asıl kazananlar patronlar oluyor, ama elbette kırıntılarını da bu parlak gençlerle paylaşıyorlar. yazar kendi kuşaklarının ne 68’ kuşağı gibi “heyecanlı”, ne de sonraki kuşaklar gibi de ...

aysun kayacı haklı mı yoksa?

ya aysun kayacı için herşey söylenebilir de, malum oldu kıza galiba. benim oyumla, çobanın oyu aynı mı olacak yani, diye mızmızlandığında küçümsedik. ama hata yapmışız. ne kadar çok oysa böyle düşünenler. ben en parlak okullarda sosyal bilim okuyan iki arkadaşımdan benzer şeyler duyunca oturup düşündüm valla. biraz da korktum. yani kimse açıkça söylemiyor da, bi şekilde anlıyosunuz. yani kesin konuşmayayım ama böyle düşünen okumuşların sayısı memlekette geometrik olarak artacak gibime geliyor… ne olacak bu demokrasinin hali diye sorasım geliyor? bu millet bol geliyor, dar geliyor derken, sıkılıp atacak mı bu gömleği üzerinden? sadece soruyorum, ben liberalizm, modernizm kılıklı bu otokratik eğilimleri çok ciddiye alıyorum artık…

iki fotoğraf...

birincisi, çocukluğumuzun gür bıyıklı aslan sosyal-demokratlarından ercan karakaş’ın kös kös chp’ye dönmesi, her seçim sonrası, her chp mağlubiyetinde, kollarını sıvalı poz veren o eski shp’lilerin oynadığı farsın sonunu işaretliyordu. o da belli ki ümidini kesmiş, yaş kemale ermeden bi işin ucunu tutayım, dedi. diğeri, geçen gün tv’de gördüm, o anşı şanlı, son kırk yılın baba isimlerinden mümtaz soysal’ın şaşkın ve sesi titrek haliydi: askerler darbe yapmayı düşünebilir, ne var bunda, kötü birşey ama suç değil, diyordu. nerden nereye… yanında ise şimdinin liberal gevezelerinden, nihayet muktedirlerin gücünü arkasına almış biri bağıra çağıra konuşuyodu üstelik. eski mümtaz soysal olsa ona haddini bildirmez miydi? bi yalçın küçük kaldı bağıran çağıran. o da cenaze namazı kılınan kemalizmin tabutunu sırtında taşıyor gururla… küçük biraz zamanlama hatası yapmadı mı sizce de? bence herkes can dündar’ı can kulağıyla dinlemeli, ve mustafa’...